1 Haziran 2008 Pazar

YEŞİLÇAM’IN KLASİĞİ


Yeni sinema yapımcılarının Yeşilçam Sanatçıları’nı görmezlikten gelmeleri, onları sinemadan uzaklaştırmaları eski sinemacıları farklı arayışlara itmiş. Kum kapıda açtığı Maksim isimli restaurantında konuştuğumuz sinemanın kötü karakterli adamı Nuri Alço, mekânının şıklığı ve kalitesinin yanında eski ses ve sinema sanatçılarının da duvardaki resimleri gözümüzden kaçmadı.

Bu güne kadar yaklaşık 200 filmde rol aldınız sinema ile nasıl tanıştınız?

Sinemaya başlamadan önce Eskişehir’de bir bankada genel müdür olarak çalışıyordum. Ses ve Hayat Dergisi’nin hazırladığı aktör yarışmalarına katıldım ve birinci seçildim, böylece sinema hayatının kapılarını aralamış oldum. İlk filmim “Kötü Kızlar” oldu. Hemen arkasından ise “Tele Kızlar” adlı filmde rol aldım sonrası geldi.

Aktör olmadan önceki hayalleriniz nelerdi?

Bizim zamanımızda oyuncuların tek bir hayali vardı o da, filmlerde rol almak. Çünkü bizim zamanımızda hemen hemen hiçbir evde televizyon yoktu. Kanal olarak da zaten sadece TRT vardı. Bu nedenle hem çok çalışmak hem de rolümüzü başarıyla oynamak zorundaydık. Bugüne baktığımızda ise o kadar çok kanal var ki her kanalda onlarca dizi oynuyor ve artık neredeyse her önüne gelen oyuncu olabiliyor. Günümüzde oyuncu olabilmek için yapımcı ya da yönetmen tanımak yeterli. Duruma baktığım zaman bizim dönemimizdeki oyuncu kalitesine ulaşabilmeleri çok zor, diye düşünüyorum.

Sinemadaki kötü adam olmayı siz mi seçtiniz?

Hayır, ben seçmedim, bu durum tamamen yapımcının kararıdır. Türker İnanoğlu ile başlayıp benimle devam eden bir akımı başlattık. Bu akım bizden önce kötü adam rolündekiler; aynı zamanda kötü giyinen, hayatlarını kötü bir şekilde devam ettiren tiplerdi. Bizlerde kötü adamdık ama kıyafetlerimiz ve sempatikliğimiz ile bu insanların gözündeki kötü adam imajını değiştirdik. Ayrıca oynadığım tüm filmlerde kötü adam olmama rağmen her zaman insanlar tarafından çok sevildim ve belki de bu dünyada bir ilk. Çünkü o kadar filmde kötü rol oynadım ama hala sokağa çıktığım zaman sevgi gösterileriyle karşılaşıyorum. Birçok üniversiteden konuk olarak çağrıldım ve bu sene Vefa İlköğretim Okulu’ndan ödül aldım.

Filmlerdeki kötü adam rollerinizin hayatınıza etkisi oldu mu?

Tabi ki hayır. Oyuncu hangi rolü üstlenirse üstlensin onu gerçekten iyi oynayabilmesi ve hakkını verebilmesi için öncelikle çok sağlam bir karaktere sahip olması gerekir. Daha sonra ise oynayacağı rolüne çok iyi hazırlanmalı. Örneğin; film çekilmeden önce rollerime aynanın karşısına geçip hazırlanırdım. Eski oyuncular filmden önce mutlaka rollerine hazırlanıp kendi aralarında alıştırma yaparlardı.

Nuri Alço fan kulübü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Fan kulübünün kurulmasından haberim yoktu. Ben de sizler gibi internetten gördüm. Açıkçası hiçbiriyle tanışmak kısmet olmadı. Beni sevindiren şey ise; katılanların birçoğunun üniversite öğrencisi olması.

Son zamanlarda çekilen film veya dizilerden teklif geldi mi?

Hangisinde oynamak isterdiniz?Fatih Akın’ın ve Gani Müjde’nin filmlerinde rol alacağım. Özellikle şu diyebileceğim bir film ya da dizi yok ama karşılaştığım insanlar Kurtlar Vadisi’nde rol almam gerektiğini söylüyor. Bu da yapımcıların kararı, saygı duyarım. Teklif gelmesi halinde neden olmasın.

Yeşilçam filmleriyle bugün çekilen filmleri karşılaştırdığınızda aradaki farklar nelerdir?

İlk olarak aklıma gelen şey teknolojidir. Bu açıdan düşünüldüğünde aradaki farklar çok büyük. Bizim zamanımızda tek bir kamera vardı ve sadece bir görüş açısına sahipti, şimdi ise bir film çekildiğinde onlarca kamera var ve her yönden çekim yapılabiliyor. O zamanlar tek kamera çok güzel filmler çekildi. Ayrıca bu filmler sponsoru olmadan gösterime konuldu.

Sinemanın bugün bulunduğu konum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Alınan ödüllere bakıldığında ilerlemeler var. Aslında bu ilerlemelerde yönetmelerimizin büyük katkısı oldu. Sevilen film ve dizilere bakıldığında yönetmenleri ve senaryoları kaliteli, eski ve yeni oyuncuların harmanlanmalarıyla ortaya çok başarılı yapıtların çıktığını görüyoruz. Bence iyi yapıtların olabilmesi için mutlaka deneyimli oyunculardan yararlanılmalıdır. Çünkü filmi gösteren, senaryosu kadar oyuncularıdır da. Yeni çekilen filmlerden Beyaz Melek’e baktığımızda eski oyuncuların bir fil m üzerinde ne kadar etkili olduğunu hemen görüyoruz.

Süleymaniye kütüphanesi

Selin Kahrıman

Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Türk İslam Kültürünün ana kaynaklarından oluşan yazma ve kıymetli matbu eserleri bünyesinde barındırıyor. Kütüphane raflarında yer alan Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor. Aralarında İbn-i Sina’nın el-Kânûn fi’t-Tıb, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l-Bahriye isimli eserlerinin de bulunduğu bu el yazması koleksiyonlar bilimin geçmişten günümüze değin kat ettiği süreç hakkında bizlere bilgi veriyor.Yerli ve yabancı araştırmacılara uluslar arası düzeyde hizmet veren bir kuruluş olması bakımından da büyük önem taşıyan Süleymaniye Kütüphanesi’nde Türk-İslam Kültürünün ana kaynaklarından olan yazma ve kıymetli matbu eserler yer alıyor. Kütüphanede yer alan koleksiyonlar arasında Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor.Süleymaniye Kütüphanesi’nin kuruluşundan günümüze geçirdiği süreç ise bir hayli ilginç.İstanbul'un çeşitli semtlerinde kurulmuş vakıf kütüphaneleri tarihler 1918’i gösterdiğinde Külliyenin medreselerinde bir araya getirilmeye başlanmış. Bu güne değin, sonradan yapılan bağışlarla beraber Süleymaniye Kütüphanesindeki koleksiyon sayısı 131'e ulaşmış. Cilt, tezhip, minyatür, hat ve ebru gibi geleneksel el sanatlarımızın en güzel örneklerini de bünyesinde barındıran Süleymaniye Kütüphanesi’nde sayıları 80 bin cildi bulan el yazması eser yer alıyor.Bu değerli eserler arasında İbn-i Sina’nın El Kanun, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l- Bahriye isimli eserlerde yer alıyor.
Büyükler cepheye, küçükler evlerine
Kütüphanenin mimarisi ve yapısı itibariyle tipik bir Osmanlı medresesi olduğunu anlatan Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, Osmanlı eğitim sisteminde medreselerin günümüz fakültelerine denk olduğunun altını çizerek, “Süleymaniye medreselerinde en çok matematik, astronomi, hukuk hadis ve kıraat ilimleri okutulmuştur. 1557’den 1918’e kadar yaklaşık 370 yıl bu süreç böyle devam etmiş. Ancak bu gidişat İngilizlerin 1918’de İstanbul’a girmesiyle birlikte tamamen değişmiş. Bu andan sonra buralarda eğitim alan ve yaşı büyük olan öğrenciler savaşmak için cephe yoluna koyulurken, küçükler de evlerine kapanmış böylece eğitim alacak öğrenci kalmamış. Bu olumsuz gelişme nedeniyle de Süleymaniye Külliyesi içindeki 1 ve 2 numaralı medreseler kapılarını kapatmıştır” dedi.
Kitaplar koruma altına alındı
Savaşın getirdiği kaos ve karmaşa ortamından insanlar kadar kitapların da etkilendiğini kaydeden emir Eş, bu süreci şöyle aktardı, “Kitapların ve eserlerin bu karmaşa ortasında mahvolmaması ve korunabilmesi için İstanbul’un çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden sayısız eser alelacele Süleymaniye Medreseleri’ne getirildi. Çünkü o dönem burası taş olmasından dolayı da dış tesirlere karşı korunaklı ve sağlamdı. O dönem İstanbul’un çeşitli yerlerinde hizmet veren 18 kütüphane buraya getirildi.”şeklinde konuştu.
Okumayı seviyorlardı
Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, İstanbul’un 90 sene önceki nüfusunun yaklaşık 1 milyon olmasına rağmen şehirde irili-ufaklı 200 civarında kütüphane olduğunu ifade ederek, “O dönem nüfus azdı ancak buna karşın insanlardaki okuma sevgisi şaşırtıcı boyuttaydı.İnsanlar içinde bulundukları savaşa ve tüm olumsuzlara inat okumaktan kesinlikle vazgeçmediler. Ülkede tam bir belirsizlik hüküm sürüyor. Savaş var, yokluk var, endişe var ancak bunlara rağmen tüm benlikleri ile kitaba sarılan bir halk var. Bu üzerinde durulması gereken bir nokta ” dedi.
Gece 23.00’a kadar açık tek kütüphane
Süleymaniye Kütüphanesi’nin diğer kütüphanelerden farklı olarak gece 23.00’a kadar açık olduğunu vurgulayan Emir Eş, “Bu güne kadar 80 bin cilt yazma eserin 70 bin âdetini dijital ortama aktardık. Bu şekilde oluşturduğumuz arşivimizin, bu kıymetli hazinenin okuyucuyla paylaşılması bizi oldukça mutlu ediyor. Fakat kütüphanemizi 5 gibi kapatıyoruz. İstedik ki okumayı ve araştırmayı sevenler işlerinden çıkıp kütüphaneye gelsinler ve diledikleri gibi bu eserlerden faydalansınlar. Kapanış saatimizle ilgili yetkililere böyle bir talebimiz olduğundan söz ettik. Onlar da sağ olsunlar bu talebimize olumlu yaklaştılar ve Mayıs 2007 itibarıyla kütüphanemiz hafta içi her gün, gece saat 23 00’a kadar hizmet vermeye başladı” şeklinde konuştu.
Yolu Süleymaniye Kütüphanesine Düşenler…
Osmanlı döneminde sayıları 200’ü bulan kütüphanelerin yaklaşık 117 tanesinin Süleymaniye Kütüphanesinde bulunduğunu kaydeden Eş, “Özgün isimleri ve numaralarıyla şu an burada bulunan binlerce esere ev sahipliği yapıyoruz. Ağırlıklı olarak İstanbul’daki kütüphanelerden gelen eserler olmakla birlikte Anadolu’nun da çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden gelen eserler de bulunuyor koleksiyonlarımız arasında. Bu eserlerin tamamı Arabi harflidir. 80 bin cilt yazma eser var. Bunun yüzde 65’i Arapça, yüzde 20- 25’i Osmanlı Türkçesi, yüzde 10 -15 kadarı da Farsçadır.”dedi.
Dünyanın her yerinden ziyaretçi akını
Özellikle yaz mevsiminde dünyanın çeşitli yerlerinden ziyaretçilerin Süleymaniye Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğini dile getiren emir Eş, “Ziyaretçilerin büyük bir çoğunluğu özellikle Bilimler Tarihi ile ilgili eserlerimizi incelerler. En eski eserimiz yaklaşık 1370 yaşındadır. Hicri 68 tarihli bir kitaptır ve Arap grameri ile ilgili bir eserdir. En yeni kitabımız ise yaklaşık 150-200 yıllıktır. Böyle bir zenginliğe sahip olmanın sevincini yaşıyoruz elbet. Süleymaniye Kütüphanesinde tıptan, hadise, astronomiden, hijyene, matematikten tarihe, coğrafyadan edebiyata, tefsirden psikolojiye kadar pek çok konu başlığına ilişkin eserler mevcut.”şeklinde konuştu.Süleymaniye Kütüphanesi’nde yer alan el Yazması eserlerden bir kaçı;Katip Çelebi’nin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Hüsrevpaşa Bölümünde 271 numarada kayıtlı meşhur Cihannüma isimli eseridir ve 1145 hicri tarihli yaklaşık 280 yıllık bir kitaptır. İbrahim Müteferrika baskısıdır. (EKV 79)Hicri 1145 tarihli günümüzden 280 yıl önce basılmış bu kitap meşhur Piri Reis’in Kitab-ül Bahriye isimli eseridir. Sayısız harita var, içerisinde... Avrupa, Akdeniz Ortadoğu civarı sahiller ve adalarla ilgili haritalar, bilgiler vardır. Görüldüğü üzere bu resmin üzerinde “Bu şehrin cümlesi su içindedir. Venedik şehrinin bizzat merkezinin resmidir” diyor yazıda. 117 Osmanlı Koleksiyonundan birisi içerisindedir, bu eser. (EKV 83)Sultan 3. Murat Divanı. Bu kitabın özelliği ise şu gördüğünüz ve “koltuk” dediğimiz tezhiplerin hiç biri diğerine benzemez. Bütün kitapta yer alan bu tezhiplerin her biri diğerine göre farklılık gösterir. Ki bu da san’at anlaşındaki zenginliğin doruğunu gösteren dikkat çekici bir özellik olarak çıkar, karşımıza. (EKV 90)Osmanlı tarihçisi Ayni’ye ait ve Tarih içerikli bir eserdir. Lala İsmail 310 numarada kayıtlı bu kitap, ta’lik hat ile yazılmıştır. Osmanlı ve dünya tarihi ile alakalı yazılmış bir eserdir ve konu başlıkları ile alakalı özel bilgileri ihtiva eder. 16 yy. a ait bir eserdir.İbni Sina’nın el-Kanûn isimli külliyatıdır bu . Burada yazı ve tezhip sanatının gelişimini net olarak görmekle birlikte burada kitap sanatının ne derece ilerlediğine de tanıklık ediyoruz. Tıpla alakalı bir eserdir. Derinin oyulmak suretiyle ince bir işleme sanatı da göze çarpar, kapağın iç kısmında. İbni Sina’nın el yazması eserinin yıllarca Roma Üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu biliyoruz.1910 numarada kayıtlı Katip Çelebi’nin Fezleke isimli tarih kitabı.Hazreti Osman döneminde yazdırılan Kur’an-ı Kerim’in Taşkent nüshasının fotokopisi.Büyük boy Kur’an-ı Kerim. Taşkent’teki Müzede sergilenen kutsal kitabımızın fotokopisidir.Bu küçük boy Kur’an-ı Kerim’in ise Hz. Osman dönemine ait olduğuna dair rivayet vardır. Kûfi yazı ile yazılmıştır. 1300 yıllık bir esere ait fotokopilerdir bunlar.

ABD Türkiye’nin istikrarından yana (Haber ve fotoğraflar: Adnan TÜRK)

Uzun yıllar Amerika’da gazetecilik yapan, Beyaz Saray’ın nabzını bizlere aktaran, “Dış Politika Uzmanı ” olarak ünlenen Yasemin Çongar artık Türkiye’de ve yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesinde görev yapıyor.
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. KaldABD Türkiye’nin istikrarından yana
Uzun yıllar Amerika’da gazetecilik yapan, Beyaz Saray’ın nabzını bizlere aktaran, “Dış Politika Uzmanı ” olarak ünlenen Yasemin Çongar artık Türkiye’de ve yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesinde görev yapıyor.
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. Kaldı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.
ı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.

Mersin'deki Uluslararası Mutfaklar


Ahmet Duran Tamer

Globallaşen Dünyamızda üretilen kültürel ürünler önemine, kullanılırlığına, pazarlama
reklamcılığına ve birçok nedene bağlı olarak kendi sınırlarının çok daha uzak diyarlarında da türlerine göre müşteri buluyor. Bu kültürel ürünlerden başta Fransız mutfağı olmak üzere çeşitli ülke mutfaklarının yiyeceklerini Mersin’de nerelerde bulabileceğinizi araştırdım. Her büyük şehirde olduğu gibi Mersin’de de çokca restaurant var, ancak her restaurant uluslar arası türden yemekler çıkarmamaktadır. Piyasa’daki arz-talep dengesine bağlı olarak o bölgenin, şehrin sosyo-kültürel ve ekonomik yapısına bağlı olarak o yöredeki restaurantlarda yemeklerini servise sunarlar. Mersinde başta Malibo Restaurant ve Hilton olmak üzere sayıca fazla olmayan restaurantlarda uluslar arası yemek servislerini bulabilirsiniz. Üstelik Menülerinde bulabileceğiniz bazı yemekleri de çok özel müşteriler olmadıktan sonra bulabilmeniz kolay değil.

Fransız Mutfağı
Aşçılar tarafından dünyanın bir numaralı mutfağı olarak kabul edilen Fransız mutfağı zengin yemek kültürüyle şarabı ve pastalarıyla ünlüdür. Bu derece ünlü olmasında en etkili nedenlerden biri kendi kültürlerini dünyaya iyi pazarlamasından kaynaklananmaktadır. Fransızlar yemek kültüründen o kadar ileri düzeydedirlerki, dünyadaki ilk aşçılık okulu Fransa’da açılmıştır. Başlıca ünlü yemekleri: Gordon Blue, Cafe de Paris, Pappers Steak ve Sato Briyan’dır. Fransız mutfağıyla ilgili yemekleri Mersin’de Malibo Restaurant, Hiltonsa,Cafe Nis gibi önemli mekanlarda bulabilirsiniz.

Çin Mutfağı (Uzak Doğu Mutfağı)
En önemli özelliği sebzelerinin tam olarak öldürülmemiş bir biçimde yemeklere konulan Çin mutfağının temelini tatlı ve ekşi sosların kullanılmasıdır. Genellikle Soya sosunu kullanan çinliler bunların yanında deniz mahsullerini de yemeklerinde çokca kullanırlar. Başlıca ünlü yemekleri: Tatlı-Ekşi soslu Tavuk, Chicken Yekturi ve Çin Böreğidir. Çin mutfağını Mersinde Malibo Restaurant ve Hiltonsa’da yeme şansına sahipsiniz.

İtalyan Mutfağı
Genellikle hamur işlerine dayanan İtalyan mutfağının bilinen en ünlü yemekleri Spagetti, Pizza, Tornedo Rossini (Bofile türü), Rizotto (Bir tür pilav) dur. İtalyan yemekleri Pizza ve Spagetti bir çok yerde bulunabilir ama bunların sahte Spagettiler olma olasılığı var. Bu yemeklerin Mersindeki en önemli adresleri: Hilton, Malibo, Kiçinetti, İtalyan Restourant ve Cafe Nis’dir.

Meksika Mutfağı
Baharatlı yiyecekleriyle ünlü olan Meksika mutfağının ünlü yemekleri, Tortilla Cips, Fajita Dürüm, Meksika gözlemesi, Texas Style Cheesy Nachos’dır. Mersin’de Hiltonsa’da bulabilirsiniz.

Uluslar arası Bazı Yemeklerin Tarifleri
Chicken Yekturi (Çin)
Tavuklar kuşbaşı şeklinde doğranıp nişastaya batırıldıktan sonra tavaya atılır ve biraz kavrulur. Biraz kavrulduktan sonra içine kuşbaşı şeklinde doğranmış mantarlar eklenir ve biraz daha kavrulur. Yeşil ve Kırmızı biberler atıldıktan sonra biraz daha kavrulur. Soya sosu atılır. Su ilave edilir. Haşlanmış sebze, kabak, havuç ve bebek mısırı konulur (Çin’de yetiştirilen özel bir mısır). Kaynadıktan sonra nişastayla koyulaştırılır. Sebzeli noddle (Çin’e ait makarna) eşliğinde servis yapılır.
Cafe de Paris (Fransa)
Fransızların en ünlü yemeklerinden biri olan Cafe de Paris bonfileyi ızgara yapıp pişirdikten sonra dilimlere ayırıp, üzerine özel bir sos koyulup pilav ve parmak patates eşliğinde servise sunulur.
Şato Briyan (Fransa)
En az iki kişilik file bonfileyi ızgarada pişirdikten sonra yanında garnitörleriyle birlikte bernes sos eşliğinde servis edilir. En büyük özelliği garsonun masa başında dilimleyerek servis etmesidir.

Savaştan Yansıyanlar

Herkesin işi zordur elbette. Peki ya savaş muhabiri olup da göremediklerinizi size gösteren bir çift gözün objektifinden yansıyanları merak ettiniz mi hiç? Ben merak ettim ve ZamanGazetesi'nde fotoğraf editörlüğü yapan Selahattin Sevi’nin basın fotoğrafçılığına nasıl başladığını, aslında herkesin baktığı ama çok az insanın gördüğü kareleri nasıl çektiğini ve neler hissettiğini sordum. İşte sorular ve aldığım yanıtlar…

Haber: Bilge BÜLBÜL

Savaşa tanıklık etmiş bir çift gözden sadece biri Selahattin Sevi. Savaş muhabirliğini ise mesleğinin bir parçası olarak tanımlıyor. Hayatını ve çektiği fotoğrafları anlatırken fotoğraf çekmeye merak sarmış gençlere tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi.

Eğitiminizden bahseder misiniz?

1971 Bursa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğüm yerde Bursa’da bitirdim. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü mezunuyum.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başladım. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştım. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yaptım. Zaman Gazetesi’nde fotoğraf editörü olarak görevimi sürdürmekteyim.

Mesleğe başlamaya nasıl karar verdiniz ve fotoğraf muhabirliğini seçme aşamanızı anlatır mısınız?

Ben lise yıllarında diplomat olmak istiyordum. Tercihlerimde yazdığım iki bölüm vardı. Uluslararası İlişkiler ve İletişim. O zamanki adıyla basın yayın. Sanıyorum altı sıra ilk tercihimle ilgiliydi. Matematik’ten yeteri kadar soru cevaplayamadığım için puanlarım basın yayın bölümüne yetti. Şimdi geriye doğru dönüp baktığımda iyi ki ‘İletişim’ ve ‘Gazetecilik’ olmuş diyorum. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na başladığımda ilk yıl gayet iyi geçti. Ama 200 küsur olan öğrenci mevcudu ikinci yılın başlarında 20-25’e kadar düşmüştü. Yeterli teknik imkanlar da olmadığından öğrenciler derslere devam etmiyordu. Bundan sonraki üç yıl böyle geçmez diyerek ben de bazı arkadaşlarım gibi iş aramaya başladım. İkinci sınıfın başından itibaren Türkiye Gazetesi’ne gidip gelmeye başladım. Çocuk dergisi ve bazı sektörel dergiler için haber ve röportajlar yaptım ve fotoğraflar çektim. Sonra anladım ki gittiğim haberlerde fotoğraf için daha çok zaman ayırıyorum ve fotoğraf çekmeyi daha çok seviyorum. Fotoğraf sevgimi babamın askerlik dönüşü Kore’den getirdiği Minolta ile başlamıştı zaten. Ama yetersizdi. Bir Yashica set aldım ve onunla çalışmaya başladım. Bu mesleği yapmaya karar verdikten sonra ise o zamanların efsane modeli F90 ve sabit lenslerden oluşan iyice bir set yaptım. Bu yine babamın mezuniyet hediyesiydi bana. Ve okul bittikten bir yıl sonra da Zaman Gazetesi’ne fotoğraf muhabiri olarak başladım. 1999 yılı ile 2001 yılları arasında Milliyet’te çalıştım. 2001’de Zaman’ın yeniden yapılanma sürecinde fotoğraf editörü olarak geldim ve halen bu görevimi yapmaya çalışıyorum.

Savaş muhabirliğini seçerken biri ya da birileri sizi etkiledi mi?

Kendimi savaş muhabiri olarak görmüyorum. Fotoğraf muhabiri olarak tanımlıyorum. 1999 Kosova krizinde bulundum, savaş sırasında Bağdat’ta ve Kuzey Irak’ta çalıştım. Bunu mesleğimin bir parçası olarak yaptım. O zaman depremde de çalıştım, deprem muhabiri mi olacağım. Bence foto muhabiri hepsini kapsıyor. Zaten bunun en anlamlı yanı da bazen savaşta, bazen depremde, bazen bir siyasetçinin peşinde veya futbol sahasının kenarında, bir konserde yani hayatın her yanında mesleğinizi icra edebilmenizdir. Hayata farklı ve hiç kimsenin sahip olamayacağı pencerelerden bakabilmektir. Bu müthiş bir ayrıcalık ve çok önemli bir sorumluluktur. Ara Güler, Gökşin Sipahioğlu, Coşkun Aral gibi meslek büyüklerimizden etkilendim bu işi ciddi olarak yapmaya karar verince.

ABD'nin Irak'a girişi sırasında oradaydınız. Duygularınızı aktarır mısınız?

Önce duygulardan çok görev yapma bilinci ve sorumluluğu önemliydi. Çünkü kurumunuz size güveniyor ve bir sorumluluk yükleyerek bölgeye gönderiyor. Önce mesleki birikiminizle, bilginizle olayları doğru takip edip çalışmanız ve bunu zamanında kurumunuza göndermeniz gerekiyor. Bu profesyonellikle çalışırken elbette duygularınızı bir kenara itemiyorsunuz. Benim orada bulunduğum 2003 yılı Nisan ve Mayıs aylarında orada tam bir kaos ve devletsizlik vardı. Hala da var. Otorite olmayınca her şey güçleşiyor. Kendi adıma mümkün olduğunca hayatın içine girerek, bizzat farklı sosyo-ekonomik ve kültür yapılarındaki insanların gözünden savaşın kötülüğünü anlatmaya çalıştım. Birlikte gittiğim muhabir arkadaşım Fatih Uğur’la birlikte genellemelerden kaçarak olabildiğince özel hikayeler peşinde koştuk. Bir önceki körfez savaşından farklı olarak bunun bir savaş oyunu olmadığı gerçeğinin altını çizmeye çalıştık. Ateşin düştüğü ailelerin acısını yansıttık.

Fotoğraf çekerken duygularınız mı yoksa işiniz mi önde oluyor. Hiç iki şey arasında kaldınız mı?

Hepsi bir bütün. Fotoğrafı çekerken kişisel birikiminiz ve değerleriniz, duygularınız, düşünceleriniz ve mesleki birikiminiz. Hepsini bir arada kullanarak işinizi yapıyorsunuz. Duygular çok ön planda olursa işinizi yapamazsınız, duygusuz olursanız fotoğraflarınız ruhsuz olur. Dengeyi tutturmak önemli ve şahsen benim çabam bu dengeyi nasıl kurabilme çabası bir anlamda. Bir süreç bu.

Fotoğraf çekerken en çok korktuğunuz an ne oldu?

Korku olarak değil ama endişe diyebiliriz. Deprem ve Irak savaşı diyebilirim.

Fotoğraf çekmenin günlük hayatınıza yansımaları oluyor mu? Yani her şeyi fotoğrafı çekilmesi gereken bir obje olarak mı görüyorsunuz?

Daha duyarlı oluyorsunuz. O günkü hava durumu, ışığın gelişi ve yansımaları bile fotoğrafçı olarak etkiliyor. Sürekli fotoğraf düşünüyor ve görüyorsunuz. Her şeye bir obje olarak bakmıyorum açıkçası. Ama dikkatli ve gözlemci oluyorsunuz ister istemez.

Çektiğiniz fotoğrafların öz eleştirisini yapıyor musunuz?

Evet yapıyorum. Sadece kendim yapmakla kalmıyor, yaptırıyorum da. Sorumlu olduğum fotoğraf servisinde benimkiler dahil bütün fotoğrafların üzerine konuşulur ve editoryal süzgeçten sonra yayına verilir. Hiçbir zaman ben çektim oldu, denmez.

Bir çocuğun ölümünü bekleyen akbabanın fotoğrafını çeken Kevin Carter’in yerinde olsaydınız ne yapardınız? Sizin için önce iş mi yoksa insanlık mı geliyor?

Tabii ki önce insanlık demiştik ya, iyi bir foto muhabiri olmadan önce iyi bir insan olmak lazım. Dünyada hiçbir şey bir çocuğun hayatından daha önemli değildir. Bir fotoğraf dünyada birçok şeyi değiştirebilir ama ölmüş bir çocuğu geri getiremez.

Son yıllarda basın fotoğrafçılığına yoğun ilgi yaşanıyor. Bunun için ne düşünüyorsunuz?

Bu gecikmiş bir ilgi birazda. Fotoğraf sadece basında değil her alanda gelişiyor ve fotoğraf muhabirliği de bundan nasibini alıyor. Gazetecilik her geçen gün uzmanlığa kayıyor. Politika, ekonomi ve dış politika gibi uzmanlık alanları gelişiyor. Çevre ve sağlık gibi uzmanlık alanları derinleşiyor. Fotoğraf da bunlarla iç içe. Bir olayı yansıtmak için en etkili alanlardan biri basın fotoğrafçılığı. Çünkü olaya ve soruna en yakın kişi. Doğru tekniklerle ve etik yöntemlerle yaklaşırsa en etkili anlatım biçimi foto muhabirliği ve bunun getirdiği uzmanlık.

Bir kişi neden fotoğraf muhabirliğini seçmeli sizce?

Müthiş bir ayrıcalık ve farklılık tanıdığı için. Kimsenin gitmediği ve olmadığı yerlerde olacaksınız ve bunu binlerce, hatta milyonlarca insanla paylaşacaksınız. Bunun getirdiği sorumlulukların bilincinde olursanız dünyada yapılabilecek en onurlu işlerden biri.

Bunun iyi yanları nelerdir ya da kötü yanlarını anlatır mısınız?

Söylemeye çalıştığım gibi iyi yanı farklılık, ayrıcalık ve özel biri olma imkanı. Bunun için entelektüel kaygılarınızın ve dünyaya söylenecek sözlerinizin olması lazım. Teknik ve estetik bilgi ve donanımızın olması lazım. Gazetecilik merakı ve tecessüsünün olması gerekir. Tabi ki etik kaygılarınızın ve duruşunuzun da. Bütün bunların bileşkesi foto muhabirliği. Size dünyaya apayrı bir pencereden bakma imkanı sağlıyor. Kötü yanları ise özel hayatınıza ve ailenize sevdiklerinize daha az zaman ayırıyor olmanız ve düzensiz bir hayatınızın olması.

Gelecek nesle önerileriniz nelerdir, savaş muhabirliği konusunda anlatır mısınız?

Çok genel bir söz gibi gelebilir ama tavsiyem iyi bir insan olmaları. Çünkü iyi insan olmadan iyi bir fotoğraf muhabiri olmak çok zor. Kendine, mesleğine, kurumuna ve hitap ettiği kitleye karşı iyi ve dürüst bir insan ve donanımlı bir gazeteci olma çabası içinde olsunlar yeterli. En az bir yabancı dil mutlaka öğrenmeliler. Bir de çok kitap okuyup çok fotoğraf görmeliler. Çünkü bazen bizin yapmak istediklerimiz yapılmış oluyor. Geçmiş birikimlerden faydalanmak ve onların üzerine bir şey koymak çok önemli. Sabırlı ve ısrarcı olmaları da çok önemli.

SELAHİTTİN SEVİ KİMDİR?

1971 Bursa doğumlu olan Selahattin Sevi, ilkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğü yerde bitirdi. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başlayan sevi, çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yapmakta ve zaman gazetesinde fotoğraf editörü olarak görevini sürdürmekte.1999 yılında Kosovalı Mülteciler konulu karma fotoğraf sergisine katıldı, birçok konuda dia gösterileri yaptı."Çocuklar, Bizim Çocuklarımız..." adlı bir sergi düzenledi. “Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Biricik varlıklarımız, yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız...” diyor Selahattin Sevi çocukları anlatırken. Sevi, düzenlediği sergiyi ise ; “Mesleğe çocuk dergisinde başlamak her ne kadar tesadüf olsa da bunun bir şans olduğunu sonradan öğrendim. Onlarla birçok şeyi paylaşırken birçok da şey öğrendim. Hayata ve olaylara gülümseyerek ve umutla bakmak en önemli edinimim oldu.Toplumsal olaylardan siyasetçi takiplerine, doğal afetlerden çevre etkinliklerine, kültürel faaliyetlere kadar birçok olayı izlerken her zaman objektifime bir çift gözün takıldığını gördüm. Bir çift çocuk gözünün... Ne yazık ki hepsi gülümseyen gözler değildi. Bazen acılı, bazen kederli, bazen hüzünlü bazen muhtaç gözlerdi. Ama hepsi umutlu gözlerdi... Sergideki fotoğraflar çocuklarla paylaştığım anların küçük bir seçkisi” diye ifade ediyor.




Yerleşik yaşama yerleşemeyenler: Göçerler

Haber ve Fotoğraflar:Gülnüş Ergül

Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde,siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.

Gözümüzün görüp de beynimizin fark etmediği ne çok değerlerimiz var. Göçerler de bunlardan biri… Gerçek yaşamlarından uzak bırakılan, şehirlerde bu doğal yaşamlarını tüm zorluklara rağmen sürdürmeye çalışan, her gün sokak başlarında süt satmak için emek veren parklarda ya da çöp kutularında hayvanlarını besleyen, yasaklara rağmen ısınmak için şehirlerde tezek yapımını devam ettiren Göçerlerimiz…
Göçerlik sürü yayvancılığı yapan, mevsimlere bağlı olarak yer değiştiren yerleşik yaşama geçmemiş, insan topluluklarının kıl çadırlarda sürdürdüğü yaşam biçimidir. Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde, siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan Göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.
Türkiye’nin neresine gidersek gidelim mutlaka Göçerlere rastlarız. Batman’da yaşayanlar da Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kalan Göçerlerin bir bölümünü oluşturuyor. Uzaktan izleyip bize çok basit bir yaşammış gibi görünen, bu hayatı daha yakından tanımak için Batman’da Göçer’lerin yoğun olarak yaşadığı kırsal mahallelere doğru yol alıyorum. Burada yaşayanlar yerleşik hayata geçmelerine rağmen yaşam tarzlarını değiştirmemişler. Gittiğim her Göçer evinin avlusunda ya da evin alt katında hayvanların barınması için ahırlar bulunmakta. Şehir yaşamının küçükbaş hayvancılığa elverişli olmamasından dolayı bu hayvanları satmak zorunda kalmışlar her avluda sadece birkaç büyükbaş hayvanın dışında pekte bir şey görülmüyor aslında…

20 yıldır yaylalara çıkmıyorlar

Göçerlerin yoğunlukla bulunduğu mahallerde yaşamı bilen birçok yaşlıyla konuştuktan sonra
Kapı dibinde torunlarıyla birlikte oturan Halime teyzenin dikkatimi çekmesiyle kendimi yanında buluyorum. Hiç fark etmeden, öyle uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ki kendimi uçsuz bucaksız bir yaylada görür gibi oluyorum. Ta ki Halime teyzenin nerde o eski günler deyişini duyana kadar. 20 yıldır yaylalara çıkmadıklarını belirtiyor;
eskiden yaylalarda yaşam koşullarının zor ama bir o kadar da bereketli olduğunu söylüyor. Yayladayken sabahın erken saatlerinde kalkıp hayvanlarını sağdıklarını bu sağdıkları sütten peynir, tereyağı, yoğurt elde ettiklerini söyleyen Halime teyze yaylada kaldıkları 40 gün boyunca üretici olmalarından dolayı kışın erzaklarını da hazırlayıp, havaların soğumasıyla birlikte daha sıcak olan ovalara doğru yol aldıklarını belirtiyor. Ovalarda da üretici yaşamlarına devam ettiklerini belirten Halime teyze: kadınların keçi yününden kıl çadırlar yaptığını, erkelerin de çobanlık yaptığını ve bu şekilde hayata karşı mücadeleyi verdiklerini ifade ediyor. Yaylaya çıkmadıkları şimdilerde ise, zor da olsa sadece büyükbaş birkaç hayvanla yetinmek zorunda kalıyorlar. Eskiden göçebe bir hayata bağlı olarak yaşadıkları için çocuklarını okula gönderemiyorlardı ama şimdilerde göçer çocuklarının hemen hemen hepsi okuyup güzel meslekler elde etmekte.

Yerleşik hayata geçen göçerlerin çoğu kendilerine yeni iş alanları oluşturmuş

Eskiden Göçerlik yapan ama şimdilerde şehir merkezinde iş alanları oluşturarak üretici olmaya devem eden birçok insan var. Mahallede çorap fabrikası açarak birçok insanın da bu fabrikada geçimini sağlamasına yardımcı olan Hacı Kasım da bu Göçerlerden biri… Küçük ama belki de mahallede yaşayan göçerlere büyük bir umut kaynağı olan ve Batman’da verim elde eden en güzel fabrikalardan biri… Bu fabrikada 20 kadın ve 20 erkeğe yakın işçi çalışmakta. Ayrıca fabrikada üretilen çoraplar Batman’ın yanı sıra bölge illere de dağıtılmaktadır.

Dağlara, ovalara, serin yaylalara özlem…

Uzaklara gülümseyerek bakan göçerler hayat şartlarının eskiye göre zor olmadığını teselli bilerek sevinseler de içlerinde dağlara, ovalara, serin yaylalara ve buz gibi akan sulara öyle büyük özlemler var ki bunu dile getirmeseler de gözlerinden okumamak elde değil. Halime teyzenin dediği gibi bütün yaşamımıza yansıyan bölgedeki sorunlar maalesef onlarda da öyle derin yaralar açmış ki bu yaralar kabuk bağlasa da iz bırakacağı kesindir.

Anadolu Destancıları: DENGBEJLER

Haber:Gülnüş Ergül
Fotoğraflar:Özlem Sevgi & Müjgan Yağmur

Anadolu aşklarını, isyanlarını, barışa olan özlemlerini seslerini bir enstrüman gibi kullanarak melodileriyle birleştiren Dengbejler… onlar gezerek, yaşayarak, hayatı anlamaya çalışan, yaşadığı toplumun geleneklerini, özlemlerini dizelerine yerleştiren güçlü bir belleğe sahip söz ustalarıdır. Bir dengbej anlatmaya başladığında kimse onu tutamaz. Sözlerini bir nakış gibi işleye işleye yüreğindeki ezgileri dile döküverir. Anadolu halkı teknolojiyle buluşmadığı zamanlarda dengbejler çok kıymetliydi. Onlar uzun kış gecelerinde bir araya gelerek sıkıntılara çözüm bulmaya çalışırlardı.

Dengbejlik geleneğinden gelip bugün onu sürdüremeyen Raşit Ekinci, kurulan divanlarda bu söz sanatıyla babasının aracılığıyla tanışmış. Müzik aleti kullanılmadan hayatın ritmini güçlü sesleriyle oluşturduğunu belirten Ekinci herhangi bir enstrümanın kullanılmasının dengbej için zayıflık olarak değerlendirileceğini söylüyor ve ekliyor Dengbejler düğünleri daha eğlenceli hale getirirlerdi tabi bu söylediğim öncedendi. Şimdi mümkün değil. Bu kültür yok olmak üzere ayrıca dengbejlerin dile getirdiği hikayelerin hepsi trajiktir çünkü yare kavuşamamışlardır bu nedenle içindeki sevda acısını diyar diyar gezerek dile getirirler bir nevi bu acının anlattıkça azalacağına inanırlar bende yarime bir türkü söyledim.
Sevdalılarımızı konuşmak ayıp sayıldığında ancak bu şekilde dile getirirdik bu yüzden dengbejler yarine kavuşamazlar hep hüsrandır onların aşklarının sonu

Kadın dengbejler

Diğer dengbejlerimiz ise bir kadın. Kadınların dengbejlik yapmaları yasak sayıldığından divanlarda kadınlar ile erkekler arasında bir perde asılırmış. Bütün bunlara rağmen Meryem Erbey dengbej olmaya kararlıdırıdır. Çünkü içinde yaşadığı acıyı dilendirmek ister. Oldukça zor olmuştur ama başarmıştır. Bu kültürün sayılı kadınlarından biridir.
Tarihe tanıklık eden, Anadolu’nun zengin kültürünü kuşaktan kuşağa aktaran dengbejler şimdilerde yok olmaya yüz tutuyor.
Bir zamanlar diyar diyar gezip uzun kış gecelerinde evlere konuk olup, insanların duygulandıran türkü söyleyerek dinleyenleri coşturan dengbejlere şimdilerde pek değer verilmiyor. Onlar şimdi gezemiyor. Sözlerine yeni sözler katamıyor. Çünkü yazı ve teknoloji sözlerinin önüne set çekti, sıcak soluklarıyla anlam bulan sözleri şimdilerde daha kısık çıkıyor.

Gazeteci Cinayetleri ( Haber: A. Kadir Ak )


TÜRK BASIN TARİHİNDE GAZETECİ CİNAYETLERİ
Türkiye’de yayınlanan ilk bağımsız gazete, Agah Efendi tarafından kurulan Tercüman-ı Ahval gazetesidir. Hazineden yardım almadan yayınlanan bu gazete ilk yayınını 1860 yılında yapmıştır. 1.Meşrutiyet’in (1876) ilanına kadar olan sürede birçok bağımsız gazete yayınlanmış ve bu gazetelerde Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydınlar öne çıkmıştır. 1. Meşrutiyet’le birlikte tahta çıkan Abdülhamit döneminde Türk basını üzerinde resmi ve geniş kapsamlı sansür uygulanmıştır. Sansür uygulaması, 1908 yılında 2. Meşrutiyet’in ilanı ile sona ermiş ve iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi, basına serbestlik sağlamıştır. Ancak İttihat ve Terakki’nin resmi sansürü kaldırmasıyla birlikte yine bizzat İttihat ve Terakki kadroları tarafından desteklenen ya da organize edilen gazeteci cinayetleri de başlamıştır. SİYASAL DÖNEMLERE GÖRE GAZETECİ CİNAYETLERİ İttihat ve Terakki kadrolarının iktidara gelmesinin hemen ardından başlayan Türkiye’de gazeteci cinayetlerini, dönemlere göre 6 başlık altında inceleyebiliriz. İttihat Terakki Dönemi: İstanbul’da yayınlanan gazeteler dikkate alındığında, Türkiye’de ilk gazeteci cinayeti, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin 1909 yılında Galata köprüsü üzerinde kurşunlanması şeklinde gerçekleştirilmiştir. İktidarda birinci yılını doldurmak üzere olan İttihat ve Terakki kadrolarına sert eleştiriler yönelten Hasan Fehmi’nin öldürülmesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından da ‘İlk gazeteci cinayeti’ olarak değerlendirilir. Aynı dönemde Sada-ı Millet gazetesinden Ahmet Samim (1910), Serbesti Şehrah gazetesinden Zeki Bey de (1911)cinayete kurban gitmiştir. İşgal Yılları: 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Türk basının ikinci kırılma noktası işgal yıllarında yaşanmıştır. Bu dönemde Türk basınının İstanbul ve Ankara basını olmak üzere iki önemli kola ayrıldığı görülmektedir. Günümüz basın tarihçilerinden bir kısmı dönemin İstanbul basınını ‘Mütareke Basını’ (Mondros Mütarekesi’ne verdikleri destekten dolayı), Ankara basınını ise ‘Milli Mücadele Basını’ olarak adlandırmaktadır. Bu dönemde İstanbul basınının TBMM’ye ve Atatürk’e karşı sert muhalefeti olmuş, Ankara basını ise Milli Mücadele ruhunu aşılamayı amaçlamıştır. Bu dönemde öldürülen tek gazeteci İzmir’de yayınlanan Hukuk-u Beşer gazetesi yazarı Hasan Tahsin’dir. Ancak Hasan Tahsin, gazetecilik faaliyetlerinden dolayı değil, Yunan işgal kuvvetlerine ilk kurşunu sıkan yurtsever olmasından dolayı öldürülmesi nedeniyle diğer meslektaşlarından ayrılır. Cumhuriyet Dönemi: 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile Türk basınında ‘Cumhuriyet Dönemi’ başlamıştır. Bu dönemde İstanbul ve Ankara merkezli gazetelerin rekabeti sürmüş, dönemin önde gelen aydınları kendilerini gazetelerde ifade etme olanağı bulmuştur. Bu dönemde işlenen gazeteci cinayetlerini, Milli Mücadeleye ve Cumhuriyet rejimine karşı olan gazetecilerin öldürülmesi ve ‘sosyalist’ düşünceye sahip gazetecilerin öldürülmesi başlıkları altında incelemek mümkündür. Milli Mücadeleye ve Cumhuriyet rejimine karşı olan gazeteciler arasında en dikkat çekici olanı, işgal yıllarında Atatürk’e hakaret edecek kadar ‘Saray’ yanlısı olan Ali Kemal’dir. Ali Kemal, 6 Kasım 1922 yılında İstanbul’da tutuklanmış, Ankara’ya getirilmek üzere yola çıkarılmışsa da İzmit’te askeri birliklerce linç edilmek suretiyle öldürülmüştür. Bu dönemde Tan gazetesinden Ali Şükrü Bey (1923), İştirak gazetesinden ‘Sosyalist’ lakaplı Hüseyin Hilmi (1923) öldürülen gazeteciler arasındandır. Ancak en fazla yankı uyandıran gazeteci cinayeti, sosyalist düşünceleriyle bilinen ve edebiyatçı-akademisyen kimliği ile öne çıkan Sabahattin Ali’nin faili meçhul şekilde öldürülmesi olmuştur. 27 Mayıs İhtilali ve Siyasi Cinayetler Dönemi: Türk basını üzerindeki siyasi otorite baskısı tek partili dönemde olduğu kadar çok partili dönemde de (Demokrat Parti iktidarı) sürmüştür. Çok partili dönemde gazeteci cinayeti kayıtlara geçmemişse de birçok gazeteci ağır cezalarla hapse atılmıştır. Basın üzerindeki siyasi otorite baskısı 27 Mayıs 1960 ihtilali’nin ardından hazırlanan 61 Anayasası ile göreceli olarak azalmış, gazeteciler hem fikri, hem mesleki haklar açısından bir takım haklar elde etmişlerdir. Ancak 12 Mart 1972 muhtırasının ardından siyasi otoritenin basın üzerindeki baskısı yeniden artmış ve ‘siyasi cinayetler’ başlamıştır. Bu dönemde sol yayınlar yapan Politika gazetesinden Ali İhsan Özgür (1978), sağ yayınlar yapan Ortadoğu gazetesinden İlhan Darendelioğlu ve edebiyatçı kişiliğiyle öne çıkan TRT yapımcılarından Ümit Kaftancıoğlu, siyasi-ideolojik amaçlı cinayetlere kurban gitmiştir. Bu dönemde yükselen terör, kaos yaratmak amacıyla Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi’yi de katletmiştir. Uzlaşmacı kimliği ve tüm siyasi oluşumlara eşit mesafede duruşuyla bilinen, Türkiye’de modern gazeteciliğin öncülerinden olan İpekçi’nin öldürülmesi, Türk basın tarihindeki en önemli gazeteci cinayeti olarak tarihe geçmiştir. Radikal İslam Dönemi: Gazeteci cinayetlerinin işleniş amaçlarına göre dönemlere ayrılmasında son dönem, 1980’li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan ‘Radikal İslamcı’ örgütlerin cinayetleriyle oluşan ‘Radikal İslam Dönemi’dir. Birçoğu faili meçhul olan bu cinayetlerin en çok yankı uyandıranı Cumhuriyet gazetesi yazarı, araştırmacı Uğur Mumcu cinayeti (1993) olmuştur. Araştırmacı Turan Dursun (1990), Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Çetin Emeç (1990), Cumhuriyet gazetesi yazarı-akademisyen Ahmet Taner Kışlalı (1999) bu dönemde öldürülen diğer gazetecilerdir. Radikal Sağ Dönemi: ‘Radikal Sağ’ örgütlerin/bireylerin işlediği gazeteci cinayetlerini de zaman geçişleri, dönüm noktaları keskin olmamakla birlikte ‘Radikal Sağ Dönemi’ başlığı altında incelemek mümkündür. 1970’li yılların ikinci yarısında işlenen gazeteci cinayetlerinden bir çoğu (Örneğin Abdi İpekçi cinayeti) bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak radikal sağcı örgütler/bireyler tarafından gerçekleştirilen gazeteci cinayetlerinin en belirgin olanı, Özgür Gündem gazetesi yazarı Musa Anter’in 1992 yılında Diyarbakır’da öldürülmesidir. Aynı dönemde haftalık Gerçek dergisi Diyarbakır temsilcisi Namık Tarancı (1992), Özgür Gündem gazetesi muhabiri Ferhat Tepe (1993) öldürülmüştür. Aşırı sağcı örgütler/bireyler tarafından işlendiği sanılan son gazeteci cinayeti Ermeni azınlığa yönelik yayın yapan Agos gazetesinin yayın müdürü Hrant Dink’in öldürülmesiyle gerçekleştirilmiştir. ODAĞI BELİRSİZ CİNAYETLER-SPONTANE CİNAYETLER Türkiye’de gazeteci cinayetlerini siyasal-toplumsal dönemlere göre incelemek gazetelerin yazarlarını hedef alan cinayetleri anlamak için yeterlidir. Ancak bu çözümleme, gazete yazarları dışındaki basın çalışanlarının çoğunlukla muhabirlerin ‘görevleri sırasında’ öldürülmesine dayanan cinayetleri kapsamamaktadır. Türkiye’de, özellikle 1980-1996 yılları arasında çok sayıda muhabir, görev başında öldürülmüştür. Bu cinayetlerin birçoğu kırsal kesimde (Özellikle Özgür Gündem gazetesi ile bazı sol örgütlere sempati duyan gazetelerin muhabirleri) gerçekleştiği için ‘odağı belirsiz’ cinayetler olarak değerlendirilebilir. Spontane cinayete en iyi ve en yakın örnek ise, Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin (1996) toplumsal bir olay sırasında resmi kıyafetli polislerce dövülerek öldürülmesidir. 1909-2007 yılları arasında işlenen 66 gazeteci cinayetini, siyasal-toplumsal dönemlere göre irdelemeye çalıştık. Siyasi otorite-basın ilişkilerini anlamak açısından bu yöntem sonuç verici olabilir. Ama gazeteci cinayetleri, çok nede nedenli cinayetlerdir. Bu nedenle, tek bir çıkış noktasından gazeteci cinayetlerinin nedenlerini anlamak güçtür. Gazeteci cinayetlerinin tam olarak çözümlenebilmesi için cinayetin işlendiği dönemdeki yerel unsurlar, siyasi iktidarın söylemleri, basınla ilgili kanunlar, güç ve çıkar odakları, terör örgütleri ayrı ayrı ele alınmalıdır. Örneğin 1980-2000 yılları arasında özellikle Güneydoğu illerinde çok sayıda yerel gazete çalışanı ile yaygın gazetelerin bölge muhabirleri cinayete kurban gitmiştir. Yerel unsurların etkili olduğu bu cinayetleri siyasal otorite dönemleriyle, radikal İslamcı, radikal sağcı ya da radikal solcu örgütlerle/bireylerle ilişkilendirmek mümkünse de kesin olarak sonuç vermeyecektir. Çalışmamızda, özellikle ‘Fikir Adamı’ denilebilecek düzeydeki gazetecilerin öldürülmesi dönemlere göre işlenerek cinayetlerin ‘siyasal dönemle ilişkileri’ konusunda ipuçları elde edilmeye çalışılmıştır.