1 Haziran 2008 Pazar

Savaştan Yansıyanlar

Herkesin işi zordur elbette. Peki ya savaş muhabiri olup da göremediklerinizi size gösteren bir çift gözün objektifinden yansıyanları merak ettiniz mi hiç? Ben merak ettim ve ZamanGazetesi'nde fotoğraf editörlüğü yapan Selahattin Sevi’nin basın fotoğrafçılığına nasıl başladığını, aslında herkesin baktığı ama çok az insanın gördüğü kareleri nasıl çektiğini ve neler hissettiğini sordum. İşte sorular ve aldığım yanıtlar…

Haber: Bilge BÜLBÜL

Savaşa tanıklık etmiş bir çift gözden sadece biri Selahattin Sevi. Savaş muhabirliğini ise mesleğinin bir parçası olarak tanımlıyor. Hayatını ve çektiği fotoğrafları anlatırken fotoğraf çekmeye merak sarmış gençlere tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi.

Eğitiminizden bahseder misiniz?

1971 Bursa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğüm yerde Bursa’da bitirdim. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü mezunuyum.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başladım. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştım. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yaptım. Zaman Gazetesi’nde fotoğraf editörü olarak görevimi sürdürmekteyim.

Mesleğe başlamaya nasıl karar verdiniz ve fotoğraf muhabirliğini seçme aşamanızı anlatır mısınız?

Ben lise yıllarında diplomat olmak istiyordum. Tercihlerimde yazdığım iki bölüm vardı. Uluslararası İlişkiler ve İletişim. O zamanki adıyla basın yayın. Sanıyorum altı sıra ilk tercihimle ilgiliydi. Matematik’ten yeteri kadar soru cevaplayamadığım için puanlarım basın yayın bölümüne yetti. Şimdi geriye doğru dönüp baktığımda iyi ki ‘İletişim’ ve ‘Gazetecilik’ olmuş diyorum. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na başladığımda ilk yıl gayet iyi geçti. Ama 200 küsur olan öğrenci mevcudu ikinci yılın başlarında 20-25’e kadar düşmüştü. Yeterli teknik imkanlar da olmadığından öğrenciler derslere devam etmiyordu. Bundan sonraki üç yıl böyle geçmez diyerek ben de bazı arkadaşlarım gibi iş aramaya başladım. İkinci sınıfın başından itibaren Türkiye Gazetesi’ne gidip gelmeye başladım. Çocuk dergisi ve bazı sektörel dergiler için haber ve röportajlar yaptım ve fotoğraflar çektim. Sonra anladım ki gittiğim haberlerde fotoğraf için daha çok zaman ayırıyorum ve fotoğraf çekmeyi daha çok seviyorum. Fotoğraf sevgimi babamın askerlik dönüşü Kore’den getirdiği Minolta ile başlamıştı zaten. Ama yetersizdi. Bir Yashica set aldım ve onunla çalışmaya başladım. Bu mesleği yapmaya karar verdikten sonra ise o zamanların efsane modeli F90 ve sabit lenslerden oluşan iyice bir set yaptım. Bu yine babamın mezuniyet hediyesiydi bana. Ve okul bittikten bir yıl sonra da Zaman Gazetesi’ne fotoğraf muhabiri olarak başladım. 1999 yılı ile 2001 yılları arasında Milliyet’te çalıştım. 2001’de Zaman’ın yeniden yapılanma sürecinde fotoğraf editörü olarak geldim ve halen bu görevimi yapmaya çalışıyorum.

Savaş muhabirliğini seçerken biri ya da birileri sizi etkiledi mi?

Kendimi savaş muhabiri olarak görmüyorum. Fotoğraf muhabiri olarak tanımlıyorum. 1999 Kosova krizinde bulundum, savaş sırasında Bağdat’ta ve Kuzey Irak’ta çalıştım. Bunu mesleğimin bir parçası olarak yaptım. O zaman depremde de çalıştım, deprem muhabiri mi olacağım. Bence foto muhabiri hepsini kapsıyor. Zaten bunun en anlamlı yanı da bazen savaşta, bazen depremde, bazen bir siyasetçinin peşinde veya futbol sahasının kenarında, bir konserde yani hayatın her yanında mesleğinizi icra edebilmenizdir. Hayata farklı ve hiç kimsenin sahip olamayacağı pencerelerden bakabilmektir. Bu müthiş bir ayrıcalık ve çok önemli bir sorumluluktur. Ara Güler, Gökşin Sipahioğlu, Coşkun Aral gibi meslek büyüklerimizden etkilendim bu işi ciddi olarak yapmaya karar verince.

ABD'nin Irak'a girişi sırasında oradaydınız. Duygularınızı aktarır mısınız?

Önce duygulardan çok görev yapma bilinci ve sorumluluğu önemliydi. Çünkü kurumunuz size güveniyor ve bir sorumluluk yükleyerek bölgeye gönderiyor. Önce mesleki birikiminizle, bilginizle olayları doğru takip edip çalışmanız ve bunu zamanında kurumunuza göndermeniz gerekiyor. Bu profesyonellikle çalışırken elbette duygularınızı bir kenara itemiyorsunuz. Benim orada bulunduğum 2003 yılı Nisan ve Mayıs aylarında orada tam bir kaos ve devletsizlik vardı. Hala da var. Otorite olmayınca her şey güçleşiyor. Kendi adıma mümkün olduğunca hayatın içine girerek, bizzat farklı sosyo-ekonomik ve kültür yapılarındaki insanların gözünden savaşın kötülüğünü anlatmaya çalıştım. Birlikte gittiğim muhabir arkadaşım Fatih Uğur’la birlikte genellemelerden kaçarak olabildiğince özel hikayeler peşinde koştuk. Bir önceki körfez savaşından farklı olarak bunun bir savaş oyunu olmadığı gerçeğinin altını çizmeye çalıştık. Ateşin düştüğü ailelerin acısını yansıttık.

Fotoğraf çekerken duygularınız mı yoksa işiniz mi önde oluyor. Hiç iki şey arasında kaldınız mı?

Hepsi bir bütün. Fotoğrafı çekerken kişisel birikiminiz ve değerleriniz, duygularınız, düşünceleriniz ve mesleki birikiminiz. Hepsini bir arada kullanarak işinizi yapıyorsunuz. Duygular çok ön planda olursa işinizi yapamazsınız, duygusuz olursanız fotoğraflarınız ruhsuz olur. Dengeyi tutturmak önemli ve şahsen benim çabam bu dengeyi nasıl kurabilme çabası bir anlamda. Bir süreç bu.

Fotoğraf çekerken en çok korktuğunuz an ne oldu?

Korku olarak değil ama endişe diyebiliriz. Deprem ve Irak savaşı diyebilirim.

Fotoğraf çekmenin günlük hayatınıza yansımaları oluyor mu? Yani her şeyi fotoğrafı çekilmesi gereken bir obje olarak mı görüyorsunuz?

Daha duyarlı oluyorsunuz. O günkü hava durumu, ışığın gelişi ve yansımaları bile fotoğrafçı olarak etkiliyor. Sürekli fotoğraf düşünüyor ve görüyorsunuz. Her şeye bir obje olarak bakmıyorum açıkçası. Ama dikkatli ve gözlemci oluyorsunuz ister istemez.

Çektiğiniz fotoğrafların öz eleştirisini yapıyor musunuz?

Evet yapıyorum. Sadece kendim yapmakla kalmıyor, yaptırıyorum da. Sorumlu olduğum fotoğraf servisinde benimkiler dahil bütün fotoğrafların üzerine konuşulur ve editoryal süzgeçten sonra yayına verilir. Hiçbir zaman ben çektim oldu, denmez.

Bir çocuğun ölümünü bekleyen akbabanın fotoğrafını çeken Kevin Carter’in yerinde olsaydınız ne yapardınız? Sizin için önce iş mi yoksa insanlık mı geliyor?

Tabii ki önce insanlık demiştik ya, iyi bir foto muhabiri olmadan önce iyi bir insan olmak lazım. Dünyada hiçbir şey bir çocuğun hayatından daha önemli değildir. Bir fotoğraf dünyada birçok şeyi değiştirebilir ama ölmüş bir çocuğu geri getiremez.

Son yıllarda basın fotoğrafçılığına yoğun ilgi yaşanıyor. Bunun için ne düşünüyorsunuz?

Bu gecikmiş bir ilgi birazda. Fotoğraf sadece basında değil her alanda gelişiyor ve fotoğraf muhabirliği de bundan nasibini alıyor. Gazetecilik her geçen gün uzmanlığa kayıyor. Politika, ekonomi ve dış politika gibi uzmanlık alanları gelişiyor. Çevre ve sağlık gibi uzmanlık alanları derinleşiyor. Fotoğraf da bunlarla iç içe. Bir olayı yansıtmak için en etkili alanlardan biri basın fotoğrafçılığı. Çünkü olaya ve soruna en yakın kişi. Doğru tekniklerle ve etik yöntemlerle yaklaşırsa en etkili anlatım biçimi foto muhabirliği ve bunun getirdiği uzmanlık.

Bir kişi neden fotoğraf muhabirliğini seçmeli sizce?

Müthiş bir ayrıcalık ve farklılık tanıdığı için. Kimsenin gitmediği ve olmadığı yerlerde olacaksınız ve bunu binlerce, hatta milyonlarca insanla paylaşacaksınız. Bunun getirdiği sorumlulukların bilincinde olursanız dünyada yapılabilecek en onurlu işlerden biri.

Bunun iyi yanları nelerdir ya da kötü yanlarını anlatır mısınız?

Söylemeye çalıştığım gibi iyi yanı farklılık, ayrıcalık ve özel biri olma imkanı. Bunun için entelektüel kaygılarınızın ve dünyaya söylenecek sözlerinizin olması lazım. Teknik ve estetik bilgi ve donanımızın olması lazım. Gazetecilik merakı ve tecessüsünün olması gerekir. Tabi ki etik kaygılarınızın ve duruşunuzun da. Bütün bunların bileşkesi foto muhabirliği. Size dünyaya apayrı bir pencereden bakma imkanı sağlıyor. Kötü yanları ise özel hayatınıza ve ailenize sevdiklerinize daha az zaman ayırıyor olmanız ve düzensiz bir hayatınızın olması.

Gelecek nesle önerileriniz nelerdir, savaş muhabirliği konusunda anlatır mısınız?

Çok genel bir söz gibi gelebilir ama tavsiyem iyi bir insan olmaları. Çünkü iyi insan olmadan iyi bir fotoğraf muhabiri olmak çok zor. Kendine, mesleğine, kurumuna ve hitap ettiği kitleye karşı iyi ve dürüst bir insan ve donanımlı bir gazeteci olma çabası içinde olsunlar yeterli. En az bir yabancı dil mutlaka öğrenmeliler. Bir de çok kitap okuyup çok fotoğraf görmeliler. Çünkü bazen bizin yapmak istediklerimiz yapılmış oluyor. Geçmiş birikimlerden faydalanmak ve onların üzerine bir şey koymak çok önemli. Sabırlı ve ısrarcı olmaları da çok önemli.

SELAHİTTİN SEVİ KİMDİR?

1971 Bursa doğumlu olan Selahattin Sevi, ilkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğü yerde bitirdi. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başlayan sevi, çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yapmakta ve zaman gazetesinde fotoğraf editörü olarak görevini sürdürmekte.1999 yılında Kosovalı Mülteciler konulu karma fotoğraf sergisine katıldı, birçok konuda dia gösterileri yaptı."Çocuklar, Bizim Çocuklarımız..." adlı bir sergi düzenledi. “Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Biricik varlıklarımız, yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız...” diyor Selahattin Sevi çocukları anlatırken. Sevi, düzenlediği sergiyi ise ; “Mesleğe çocuk dergisinde başlamak her ne kadar tesadüf olsa da bunun bir şans olduğunu sonradan öğrendim. Onlarla birçok şeyi paylaşırken birçok da şey öğrendim. Hayata ve olaylara gülümseyerek ve umutla bakmak en önemli edinimim oldu.Toplumsal olaylardan siyasetçi takiplerine, doğal afetlerden çevre etkinliklerine, kültürel faaliyetlere kadar birçok olayı izlerken her zaman objektifime bir çift gözün takıldığını gördüm. Bir çift çocuk gözünün... Ne yazık ki hepsi gülümseyen gözler değildi. Bazen acılı, bazen kederli, bazen hüzünlü bazen muhtaç gözlerdi. Ama hepsi umutlu gözlerdi... Sergideki fotoğraflar çocuklarla paylaştığım anların küçük bir seçkisi” diye ifade ediyor.




Hiç yorum yok: