29 Haziran 2008 Pazar
20 Haziran 2008 Cuma
3 Haziran 2008 Salı
1 Haziran 2008 Pazar
YEŞİLÇAM’IN KLASİĞİ
Yeni sinema yapımcılarının Yeşilçam Sanatçıları’nı görmezlikten gelmeleri, onları sinemadan uzaklaştırmaları eski sinemacıları farklı arayışlara itmiş. Kum kapıda açtığı Maksim isimli restaurantında konuştuğumuz sinemanın kötü karakterli adamı Nuri Alço, mekânının şıklığı ve kalitesinin yanında eski ses ve sinema sanatçılarının da duvardaki resimleri gözümüzden kaçmadı.

Bu güne kadar yaklaşık 200 filmde rol aldınız sinema ile nasıl tanıştınız?
Sinemaya başlamadan önce Eskişehir’de bir bankada genel müdür olarak çalışıyordum. Ses ve Hayat Dergisi’nin hazırladığı aktör yarışmalarına katıldım ve birinci seçildim, böylece sinema hayatının kapılarını aralamış oldum. İlk filmim “Kötü Kızlar” oldu. Hemen arkasından ise “Tele Kızlar” adlı filmde rol aldım sonrası geldi.
Aktör olmadan önceki hayalleriniz nelerdi?
Bizim zamanımızda oyuncuların tek bir hayali vardı o da, filmlerde rol almak. Çünkü bizim zamanımızda hemen hemen hiçbir evde televizyon yoktu. Kanal olarak da zaten sadece TRT vardı. Bu nedenle hem çok çalışmak hem de rolümüzü başarıyla oynamak zorundaydık. Bugüne baktığımızda ise o kadar çok kanal var ki her kanalda onlarca dizi oynuyor ve artık neredeyse her önüne gelen oyuncu olabiliyor. Günümüzde oyuncu olabilmek için yapımcı ya da yönetmen tanımak yeterli. Duruma baktığım zaman bizim dönemimizdeki oyuncu kalitesine ulaşabilmeleri çok zor, diye düşünüyorum.
Sinemadaki kötü adam olmayı siz mi seçtiniz?
Hayır, ben seçmedim, bu durum tamamen yapımcının kararıdır. Türker İnanoğlu ile başlayıp benimle devam eden bir akımı başlattık. Bu akım bizden önce kötü adam rolündekiler; aynı zamanda kötü giyinen, hayatlarını kötü bir şekilde devam ettiren tiplerdi. Bizlerde kötü adamdık ama kıyafetlerimiz ve sempatikliğimiz ile bu insanların gözündeki kötü adam imajını değiştirdik. Ayrıca oynadığım tüm filmlerde kötü adam olmama rağmen her zaman insanlar tarafından çok sevildim ve belki de bu dünyada bir ilk. Çünkü o kadar filmde kötü rol oynadım ama hala sokağa çıktığım zaman sevgi gösterileriyle karşılaşıyorum. Birçok üniversiteden konuk olarak çağrıldım ve bu sene Vefa İlköğretim Okulu’ndan ödül aldım.
Filmlerdeki kötü adam rollerinizin hayatınıza etkisi oldu mu?
Tabi ki hayır. Oyuncu hangi rolü üstlenirse üstlensin onu gerçekten iyi oynayabilmesi ve hakkını verebilmesi için öncelikle çok sağlam bir karaktere sahip olması gerekir. Daha sonra ise oynayacağı rolüne çok iyi hazırlanmalı. Örneğin; film çekilmeden önce rollerime aynanın karşısına geçip hazırlanırdım. Eski oyuncular filmden önce mutlaka rollerine hazırlanıp kendi aralarında alıştırma yaparlardı.
Fan kulübünün kurulmasından haberim yoktu. Ben de sizler gibi internetten gördüm. Açıkçası hiçbiriyle tanışmak kısmet olmadı. Beni sevindiren şey ise; katılanların birçoğunun üniversite öğrencisi olması.
Son zamanlarda çekilen film veya dizilerden teklif geldi mi?
Hangisinde oynamak isterdiniz?Fatih Akın’ın ve Gani Müjde’nin filmlerinde rol alacağım. Özellikle şu diyebileceğim bir film ya da dizi yok ama karşılaştığım insanlar Kurtlar Vadisi’nde rol almam gerektiğini söylüyor. Bu da yapımcıların kararı, saygı duyarım. Teklif gelmesi halinde neden olmasın.
Yeşilçam filmleriyle bugün çekilen filmleri karşılaştırdığınızda aradaki farklar nelerdir?
İlk olarak aklıma gelen şey teknolojidir. Bu açıdan düşünüldüğünde aradaki farklar çok büyük. Bizim zamanımızda tek bir kamera vardı ve sadece bir görüş açısına sahipti, şimdi ise bir film çekildiğinde onlarca kamera var ve her yönden çekim yapılabiliyor. O zamanlar tek kamera çok güzel filmler çekildi. Ayrıca bu filmler sponsoru olmadan gösterime konuldu.
Sinemanın bugün bulunduğu konum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Alınan ödüllere bakıldığında ilerlemeler var. Aslında bu ilerlemelerde yönetmelerimizin büyük katkısı oldu. Sevilen film ve dizilere bakıldığında yönetmenleri ve senaryoları kaliteli, eski ve yeni oyuncuların harmanlanmalarıyla ortaya çok başarılı yapıtların çıktığını görüyoruz. Bence iyi yapıtların olabilmesi için mutlaka deneyimli oyunculardan yararlanılmalıdır. Çünkü filmi gösteren, senaryosu kadar oyuncularıdır da. Yeni çekilen filmlerden Beyaz Melek’e baktığımızda eski oyuncuların bir fil m üzerinde ne kadar etkili olduğunu hemen görüyoruz.


Süleymaniye kütüphanesi
Selin Kahrıman
Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Türk İslam Kültürünün ana kaynaklarından oluşan yazma ve kıymetli matbu eserleri bünyesinde barındırıyor. Kütüphane raflarında yer alan Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor. Aralarında İbn-i Sina’nın el-Kânûn fi’t-Tıb, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l-Bahriye isimli eserlerinin de bulunduğu bu el yazması koleksiyonlar bilimin geçmişten günümüze değin kat ettiği süreç hakkında bizlere bilgi veriyor.
Yerli ve yabancı araştırmacılara uluslar arası düzeyde hizmet veren bir kuruluş olması bakımından da büyük önem taşıyan Süleymaniye Kütüphanesi’nde Türk-İslam Kültürünün ana kaynaklarından olan yazma ve kıymetli matbu eserler yer alıyor. Kütüphanede yer alan koleksiyonlar arasında Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor.Süleymaniye Kütüphanesi’nin kuruluşundan günümüze geçirdiği süreç ise bir hayli ilginç.İstanbul'un çeşitli semtlerinde kurulmuş vakıf kütüphaneleri tarihler 1918’i gösterdiğinde Külliyenin medreselerinde bir araya getirilmeye başlanmış. Bu güne değin, sonradan yapılan bağışlarla beraber Süleymaniye Kütüphanesindeki koleksiyon sayısı 131'e ulaşmış. Cilt, tezhip, minyatür, hat ve ebru gibi geleneksel el sanatlarımızın en güzel örneklerini de bünyesinde barındıran Süleymaniye Kütüphanesi’nde sayıları 80 bin cildi bulan el yazması eser yer alıyor.Bu değerli eserler arasında İbn-i Sina’nın El Kanun, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l- Bahriye isimli eserlerde yer alıyor.
Selin Kahrıman
Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Türk İslam Kültürünün ana kaynaklarından oluşan yazma ve kıymetli matbu eserleri bünyesinde barındırıyor. Kütüphane raflarında yer alan Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor. Aralarında İbn-i Sina’nın el-Kânûn fi’t-Tıb, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l-Bahriye isimli eserlerinin de bulunduğu bu el yazması koleksiyonlar bilimin geçmişten günümüze değin kat ettiği süreç hakkında bizlere bilgi veriyor.
Yerli ve yabancı araştırmacılara uluslar arası düzeyde hizmet veren bir kuruluş olması bakımından da büyük önem taşıyan Süleymaniye Kütüphanesi’nde Türk-İslam Kültürünün ana kaynaklarından olan yazma ve kıymetli matbu eserler yer alıyor. Kütüphanede yer alan koleksiyonlar arasında Fatih, Hamidiye, Sultan Ahmed, Ayasofya, Laleli gibi koleksiyonlar Padişah kütüphaneleri olarak dikkat çekiyor.Süleymaniye Kütüphanesi’nin kuruluşundan günümüze geçirdiği süreç ise bir hayli ilginç.İstanbul'un çeşitli semtlerinde kurulmuş vakıf kütüphaneleri tarihler 1918’i gösterdiğinde Külliyenin medreselerinde bir araya getirilmeye başlanmış. Bu güne değin, sonradan yapılan bağışlarla beraber Süleymaniye Kütüphanesindeki koleksiyon sayısı 131'e ulaşmış. Cilt, tezhip, minyatür, hat ve ebru gibi geleneksel el sanatlarımızın en güzel örneklerini de bünyesinde barındıran Süleymaniye Kütüphanesi’nde sayıları 80 bin cildi bulan el yazması eser yer alıyor.Bu değerli eserler arasında İbn-i Sina’nın El Kanun, Katip Çelebi’nin Fezleke ve Piri Reis’in Kitabü’l- Bahriye isimli eserlerde yer alıyor.Büyükler cepheye, küçükler evlerine
Kütüphanenin mimarisi ve yapısı itibariyle tipik bir Osmanlı medresesi olduğunu anlatan Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, Osmanlı eğitim sisteminde medreselerin günümüz fakültelerine denk olduğunun altını çizerek, “Süleymaniye medreselerinde en çok matematik, astronomi, hukuk hadis ve kıraat ilimleri okutulmuştur. 1557’den 1918’e kadar yaklaşık 370 yıl bu süreç böyle devam etmiş. Ancak bu gidişat İngilizlerin 1918’de İstanbul’a girmesiyle birlikte tamamen değişmiş. Bu andan sonra buralarda eğitim alan ve yaşı büyük olan öğrenciler savaşmak için cephe yoluna koyulurken, küçükler de evlerine kapanmış böylece eğitim alacak öğrenci kalmamış. Bu olumsuz gelişme nedeniyle de
Süleymaniye Külliyesi içindeki 1 ve 2 numaralı medreseler kapılarını kapatmıştır” dedi.
Kütüphanenin mimarisi ve yapısı itibariyle tipik bir Osmanlı medresesi olduğunu anlatan Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, Osmanlı eğitim sisteminde medreselerin günümüz fakültelerine denk olduğunun altını çizerek, “Süleymaniye medreselerinde en çok matematik, astronomi, hukuk hadis ve kıraat ilimleri okutulmuştur. 1557’den 1918’e kadar yaklaşık 370 yıl bu süreç böyle devam etmiş. Ancak bu gidişat İngilizlerin 1918’de İstanbul’a girmesiyle birlikte tamamen değişmiş. Bu andan sonra buralarda eğitim alan ve yaşı büyük olan öğrenciler savaşmak için cephe yoluna koyulurken, küçükler de evlerine kapanmış böylece eğitim alacak öğrenci kalmamış. Bu olumsuz gelişme nedeniyle de
Süleymaniye Külliyesi içindeki 1 ve 2 numaralı medreseler kapılarını kapatmıştır” dedi.Kitaplar koruma altına alındı
Savaşın getirdiği kaos ve karmaşa ortamından insanlar kadar kitapların da etkilendiğini kaydeden emir Eş, bu süreci şöyle aktardı, “Kitapların ve eserlerin bu karmaşa ortasında mahvolmaması ve korunabilmesi için İstanbul’un çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden sayısız eser alelacele Süleymaniye Medreseleri’ne getirildi. Çünkü o dönem burası taş olmasından dolayı da dış tesirlere karşı korunaklı ve sağlamdı. O dönem İstanbul’un çeşitli yerlerinde hizmet veren 18 kütüphane buraya getirildi.”şeklinde konuştu.
Savaşın getirdiği kaos ve karmaşa ortamından insanlar kadar kitapların da etkilendiğini kaydeden emir Eş, bu süreci şöyle aktardı, “Kitapların ve eserlerin bu karmaşa ortasında mahvolmaması ve korunabilmesi için İstanbul’un çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden sayısız eser alelacele Süleymaniye Medreseleri’ne getirildi. Çünkü o dönem burası taş olmasından dolayı da dış tesirlere karşı korunaklı ve sağlamdı. O dönem İstanbul’un çeşitli yerlerinde hizmet veren 18 kütüphane buraya getirildi.”şeklinde konuştu.
Okumayı seviyorlardı
Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, İstanbul’un 90 sene önceki nüfusunun yaklaşık 1 milyon olmasına rağmen şehirde irili-ufaklı 200 civarında kütüphane olduğunu ifade ederek, “O dönem nüfus azdı ancak buna karşın insanlardaki okuma sevgisi şaşırtıcı boyuttaydı.İnsanlar içinde bulundukları savaşa ve tüm olumsuzlara inat okumaktan kesinlikle vazgeçmediler. Ülkede tam bir belirsizlik hüküm sürüyor. Savaş var, yokluk var, endişe var ancak bunlara rağmen tüm benlikleri ile kitaba sarılan bir halk var. Bu üzerinde durulması gereken bir nokta ” dedi.
Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş, İstanbul’un 90 sene önceki nüfusunun yaklaşık 1 milyon olmasına rağmen şehirde irili-ufaklı 200 civarında kütüphane olduğunu ifade ederek, “O dönem nüfus azdı ancak buna karşın insanlardaki okuma sevgisi şaşırtıcı boyuttaydı.İnsanlar içinde bulundukları savaşa ve tüm olumsuzlara inat okumaktan kesinlikle vazgeçmediler. Ülkede tam bir belirsizlik hüküm sürüyor. Savaş var, yokluk var, endişe var ancak bunlara rağmen tüm benlikleri ile kitaba sarılan bir halk var. Bu üzerinde durulması gereken bir nokta ” dedi.
Gece 23.00’a kadar açık tek kütüphane
Süleymaniye Kütüphanesi’nin diğer kütüphanelerden farklı olarak gece 23.00’a kadar açık olduğunu vurgulayan Emir Eş, “Bu güne kadar 80 bin cilt yazma eserin 70 bin âdetini dijital ortama aktardık. Bu şekilde oluşturduğumuz arşivimizin, bu kıymetli hazinenin okuyucuyla paylaşılması bizi oldukça mutlu ediyor. Fakat kütüphanemizi 5 gibi kapatıyoruz. İstedik ki okumayı ve araştırmayı sevenler işlerinden çıkıp kütüphaneye gelsinler ve diledikleri gibi bu eserlerden faydalansınlar. Kapanış saatimizle ilgili yetkililere böyle bir talebimiz olduğundan söz ettik. Onlar da sağ olsunlar bu talebimize olumlu yaklaştılar ve Mayıs 2007 itibarıyla kütüphanemiz hafta içi her gün, gece saat 23 00’a kadar hizmet vermeye başladı” şeklinde konuştu.
Süleymaniye Kütüphanesi’nin diğer kütüphanelerden farklı olarak gece 23.00’a kadar açık olduğunu vurgulayan Emir Eş, “Bu güne kadar 80 bin cilt yazma eserin 70 bin âdetini dijital ortama aktardık. Bu şekilde oluşturduğumuz arşivimizin, bu kıymetli hazinenin okuyucuyla paylaşılması bizi oldukça mutlu ediyor. Fakat kütüphanemizi 5 gibi kapatıyoruz. İstedik ki okumayı ve araştırmayı sevenler işlerinden çıkıp kütüphaneye gelsinler ve diledikleri gibi bu eserlerden faydalansınlar. Kapanış saatimizle ilgili yetkililere böyle bir talebimiz olduğundan söz ettik. Onlar da sağ olsunlar bu talebimize olumlu yaklaştılar ve Mayıs 2007 itibarıyla kütüphanemiz hafta içi her gün, gece saat 23 00’a kadar hizmet vermeye başladı” şeklinde konuştu.
Yolu Süleymaniye Kütüphanesine Düşenler…
Osmanlı döneminde sayıları 200’ü bulan kütüphanelerin yaklaşık 117 tanesinin Süleymaniye Kütüphanesinde bulunduğunu kaydeden Eş, “Özgün isimleri ve numaralarıyla şu an burada bulunan binlerce esere ev sahipliği yapıyoruz. Ağırlıklı olarak İstanbul’daki kütüphanelerden gelen eserler olmakla birlikte Anadolu’nun da çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden gelen eserler de bulunuyor koleksiyonlarımız arasında. Bu eserlerin tamamı Arabi harflidir. 80 bin cilt yazma eser var. Bunun yüzde 65’i Arapça, yüzde 20- 25’i Osmanlı Türkçesi, yüzde 10 -15 kadarı da Farsçadır.”dedi.
Osmanlı döneminde sayıları 200’ü bulan kütüphanelerin yaklaşık 117 tanesinin Süleymaniye Kütüphanesinde bulunduğunu kaydeden Eş, “Özgün isimleri ve numaralarıyla şu an burada bulunan binlerce esere ev sahipliği yapıyoruz. Ağırlıklı olarak İstanbul’daki kütüphanelerden gelen eserler olmakla birlikte Anadolu’nun da çeşitli yerlerindeki kütüphanelerden gelen eserler de bulunuyor koleksiyonlarımız arasında. Bu eserlerin tamamı Arabi harflidir. 80 bin cilt yazma eser var. Bunun yüzde 65’i Arapça, yüzde 20- 25’i Osmanlı Türkçesi, yüzde 10 -15 kadarı da Farsçadır.”dedi.
Dünyanın her yerinden ziyaretçi akını
Özellikle yaz mevsiminde dünyanın çeşitli yerlerinden ziyaretçilerin Süleymaniye Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğini dile getiren emir Eş, “Ziyaretçilerin büyük bir çoğunluğu özellikle Bilimler Tarihi ile ilgili eserlerimizi incelerler. En eski eserimiz yakla
şık 1370 yaşındadır. Hicri 68 tarihli bir kitaptır ve Arap grameri ile ilgili bir eserdir. En yeni kitabımız ise yaklaşık 150-200 yıllıktır. Böyle bir zenginliğe sahip olmanın sevincini yaşıyoruz elbet. Süleymaniye Kütüphanesinde tıptan, hadise, astronomiden, hijyene, matematikten tarihe, coğrafyadan edebiyata, tefsirden psikolojiye kadar pek çok konu başlığına ilişkin eserler mevcut.”şeklinde konuştu.Süleymaniye Kütüphanesi’nde yer alan el Yazması eserlerden bir kaçı;Katip Çelebi’nin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Hüsrevpaşa Bölümünde 271 numarada kayıtlı meşhur Cihannüma isimli eseridir ve 1145 hicri tarihli yaklaşık 280 yıllık bir kitaptır. İbrahim Müteferrika baskısıdır. (EKV 79)Hicri 1145 tarihli günümüzden 280 yıl önce basılmış bu kitap meşhur Piri Reis’in Kitab-ül Bahriye isimli eseridir. Sayısız harita var, içerisinde... Avrupa, Akdeniz Ortadoğu civarı sahiller ve adalarla ilgili haritalar, bilgiler vardır. Görüldüğü üzere bu resmin üzerinde “Bu şehrin cümlesi su içindedir. Venedik şehrinin bizzat merkezinin resmidir” diyor yazıda. 117 Osmanlı Koleksiyonundan birisi içerisindedir, bu eser. (EKV 83)Sultan 3. Murat Divanı. Bu kitabın özelliği ise şu gördüğünüz ve “koltuk” dediğimiz tezhiplerin hiç biri diğerine benzemez. Bütün kitapta yer alan bu tezhiplerin her biri diğerine göre farklılık gösterir. Ki bu da san’at anlaşındaki zenginliğin doruğunu gösteren dikkat çekici bir özellik olarak çıkar, karşımıza. (EKV 90)Osmanlı tarihçisi Ayni’ye ait ve Tarih içerikli bir eserdir. Lala İsmail 310 numarada kayıtlı bu kitap, ta’lik hat ile yazılmıştır. Osmanlı ve dünya tarihi ile alakalı yazılmış bir eserdir ve konu başlıkları ile alakalı özel bilgileri ihtiva eder. 16 yy. a ait bir eserdir.İbni Sina’nın el-Kanûn isimli külliyatıdır bu . Burada yazı ve tezhip sanatının gelişimini net olarak görmekle birlikte burada kitap sanatının ne derece ilerlediğine de tanıklık ediyoruz. Tıpla alakalı bir eserdir. Derinin oyulmak suretiyle ince bir işleme sanatı da göze çarpa
r, kapağın iç kısmında. İbni Sina’nın el yazması eserinin yıllarca Roma Üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu biliyoruz.1910 numarada kayıtlı Katip Çelebi’nin Fezleke isimli tarih kitabı.Hazreti Osman döneminde yazdırılan Kur’an-ı Kerim’in Taşkent nüshasının fotokopisi.Büyük boy Kur’an-ı Kerim. Taşkent’teki Müzede sergilenen kutsal kitabımızın fotokopisidir.Bu küçük boy Kur’an-ı Kerim’in ise Hz. Osman dönemine ait olduğuna dair rivayet vardır. Kûfi yazı ile yazılmıştır. 1300 yıllık bir esere ait fotokopilerdir bunlar.
Özellikle yaz mevsiminde dünyanın çeşitli yerlerinden ziyaretçilerin Süleymaniye Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğini dile getiren emir Eş, “Ziyaretçilerin büyük bir çoğunluğu özellikle Bilimler Tarihi ile ilgili eserlerimizi incelerler. En eski eserimiz yakla
şık 1370 yaşındadır. Hicri 68 tarihli bir kitaptır ve Arap grameri ile ilgili bir eserdir. En yeni kitabımız ise yaklaşık 150-200 yıllıktır. Böyle bir zenginliğe sahip olmanın sevincini yaşıyoruz elbet. Süleymaniye Kütüphanesinde tıptan, hadise, astronomiden, hijyene, matematikten tarihe, coğrafyadan edebiyata, tefsirden psikolojiye kadar pek çok konu başlığına ilişkin eserler mevcut.”şeklinde konuştu.Süleymaniye Kütüphanesi’nde yer alan el Yazması eserlerden bir kaçı;Katip Çelebi’nin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Hüsrevpaşa Bölümünde 271 numarada kayıtlı meşhur Cihannüma isimli eseridir ve 1145 hicri tarihli yaklaşık 280 yıllık bir kitaptır. İbrahim Müteferrika baskısıdır. (EKV 79)Hicri 1145 tarihli günümüzden 280 yıl önce basılmış bu kitap meşhur Piri Reis’in Kitab-ül Bahriye isimli eseridir. Sayısız harita var, içerisinde... Avrupa, Akdeniz Ortadoğu civarı sahiller ve adalarla ilgili haritalar, bilgiler vardır. Görüldüğü üzere bu resmin üzerinde “Bu şehrin cümlesi su içindedir. Venedik şehrinin bizzat merkezinin resmidir” diyor yazıda. 117 Osmanlı Koleksiyonundan birisi içerisindedir, bu eser. (EKV 83)Sultan 3. Murat Divanı. Bu kitabın özelliği ise şu gördüğünüz ve “koltuk” dediğimiz tezhiplerin hiç biri diğerine benzemez. Bütün kitapta yer alan bu tezhiplerin her biri diğerine göre farklılık gösterir. Ki bu da san’at anlaşındaki zenginliğin doruğunu gösteren dikkat çekici bir özellik olarak çıkar, karşımıza. (EKV 90)Osmanlı tarihçisi Ayni’ye ait ve Tarih içerikli bir eserdir. Lala İsmail 310 numarada kayıtlı bu kitap, ta’lik hat ile yazılmıştır. Osmanlı ve dünya tarihi ile alakalı yazılmış bir eserdir ve konu başlıkları ile alakalı özel bilgileri ihtiva eder. 16 yy. a ait bir eserdir.İbni Sina’nın el-Kanûn isimli külliyatıdır bu . Burada yazı ve tezhip sanatının gelişimini net olarak görmekle birlikte burada kitap sanatının ne derece ilerlediğine de tanıklık ediyoruz. Tıpla alakalı bir eserdir. Derinin oyulmak suretiyle ince bir işleme sanatı da göze çarpa
r, kapağın iç kısmında. İbni Sina’nın el yazması eserinin yıllarca Roma Üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu biliyoruz.1910 numarada kayıtlı Katip Çelebi’nin Fezleke isimli tarih kitabı.Hazreti Osman döneminde yazdırılan Kur’an-ı Kerim’in Taşkent nüshasının fotokopisi.Büyük boy Kur’an-ı Kerim. Taşkent’teki Müzede sergilenen kutsal kitabımızın fotokopisidir.Bu küçük boy Kur’an-ı Kerim’in ise Hz. Osman dönemine ait olduğuna dair rivayet vardır. Kûfi yazı ile yazılmıştır. 1300 yıllık bir esere ait fotokopilerdir bunlar.ABD Türkiye’nin istikrarından yana (Haber ve fotoğraflar: Adnan TÜRK)
Uzun yıllar Amerika’da gazetecilik yapan, Beyaz Saray’ın nabzını bizlere aktaran, “Dış Politika Uzmanı ” olarak ünlenen Yasemin Çongar artık Türkiye’de ve yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesinde görev yapıyor. 
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. KaldABD Türkiye’nin istikrarından yana
Uzun yıllar Amerika’da gazetecilik yapan, Beyaz Saray’ın nabzını bizlere aktaran, “Dış Politika Uzmanı ” olarak ünlenen Yasemin Çongar artık Türkiye’de ve yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesinde görev yapıyor.
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. Kaldı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.
ı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. KaldABD Türkiye’nin istikrarından yana
Uzun yıllar Amerika’da gazetecilik yapan, Beyaz Saray’ın nabzını bizlere aktaran, “Dış Politika Uzmanı ” olarak ünlenen Yasemin Çongar artık Türkiye’de ve yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesinde görev yapıyor.
Bir Konferans için Mersin’e gelen Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, Taraf Gazetesinin yayına başlamasından ABD Türkiye ilişkilerine, yeni anayasa tartışmalarından Sabah ve Atv gurubunun satışına kadar bir çok konuda Alternatife konuştu.
Neden Taraf gazetesi?
Türkiye’deki günlük gazeteler ve medya genel olarak cesur habercilik, dürüst habercilik yapmıyor. Var olan, ulaşabildikleri haberlerin hepsini yayınlamıyorlar. Çünkü devletle, siyasi partilerle iş dünyasıyla, çeşitli güç odaklarıyla gazeteciliğin dışında bir ilişki içindeler. Taraf gazetesi, kitap ve dergi yayınlayan bir yayın evinin yayınladığı bir gazetedir. Yayıncılarımızın başka sektörde yatırımı yok, devletle ve hükümetle özel bir ilişkisi yok. Bu durumumuzla, Türkiye’deki basına oranla, çok daha bağımsız bir gazetecilik yapabildiğimizi görüyorum. Her haberi, ister ucu orduya dokunsun, ister hükümete dokunsun veya ister iş dünyasına dokunsun, eğer bu haber doğruysa ve gazetecilik etiğine uygun olarak hazırlanmışsa yayınlayabiliyoruz. Özetle böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı o yüzden Taraf yayın hayatına başladı.
Son dönemde Amerika’nın Türkiye’ye bakışı hangi doğrultudadır?
Amerika son tahlilde Türkiye’nin hem demokrasisinin hem siyasetinin hem de ekonomisinin
istikrarlı olmasını istiyor. Çünkü Türkiye hem bulunduğu stratejik konumla hem kimliğiyle Amerika için önemli bir ülke. Amerika, Türkiye’deki istikrarı yaklaşık olarak 10 yıl önce almış olduğu Avrupa Birliği’ne üyelik kararıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu durum da ister istemez iki ülkeyi ortak çıkarlar etrafında bir araya getiriyor. Gerçi Filistin İsrail olayı, Irak savaşı, Amerikanın İrana bakışı gibi konularda ciddi fikir ayrılığı söz konusu, ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu, ekonomik ve siyasi istikrarı için ortaklaşan yönlerinin ayrışan yönlerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Peki nedir bu ortaklaşan yönler?
Ortaklaşan yönlerin başında Amerika’nın Ortadoğu ile ilgili planlarının bitmemesi gelir. İncirlik gibi ırak’a Amerika’nın ekonomik ulaşmasını sağlayan bir kozu var Türkiye’nin. Buda Amerika’nın Türkiye’yi ciddiye almasının en büyük dayanağıdır.
Ortaklaşan yönlerden biri de Kuzey Irak olabilir mi?
Evet, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 5 Kasım’da Başkan Bush ile Beyaz Sarayda görüşmesinden sonra Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi ve örgüte silah bırakması yönündeki baskı, Türkiye ile Amerika arasında bir birlikte hareket zemini oluşturdu. Bu durum hem Kürt Meselesinin varlığını kabul eden hem de çözümünün siyasi yollardan olması gerektiğini kabul eden bir yaklaşım.
Yeni anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa herkesin konuşması gerektiği ve giderekte güncellik kazanacak bir konu. Tekil değil çoğulcu bir anayasa, küreselleşmeyi anlayan bir anayasa, üretime dönük bir anayasa ve en önemlisi devleti değil insanı baz alan bir anayasa olmalıdır. Bir anayasa taslağı var ve yeni taslaklar da çıkacaktır. Yani nihai bir anayasa yok. Şu anda tartışmamız lazım. Ben daha küçük bir anayasadan yanayım. Anayasanın her şeyi tanımlamasına gerek yok. Mühim olan başında Sosyal Hukuk Devleti tanımını direkt yapması ve Etik Vatandaşlık tanımını yapması, daha sonra altını da demokratik yasalarla doldurmasıdır.
Hükümetin oluşturduğu anayasa taslağı basın özgürlüğü konusuna nasıl yaklaşıyor?
Aslında bu noktaya özgürlükçü bir yaklaşım var diyebilirim. Ama anayasadan, her türlü konuyu en ince ayrıntısına kadar belirtmesini beklememeliyiz. İnsan haklarını ve ifade özgürlüğünü güvence altına almalı diğer basın düzenlemelerini de ayrı bir basın yasasıyla düzenlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Konda araştırma şirketinin son araştırmasına göre türban takanların sayısında bir yükselme var, bu araştırmanın doğruluk payı kaçtır?
Bu tür araştırmalar farklı sonuçlar verebiliyor. Çünkü araştırmaların bazısı türbanın ne olduğunu tanımlıyor, bazıları tanımlamıyor. Türbanın ne olduğunu tanımlayan bir önceki Tesev araştırması, türban kullanımının düştüğü sonucuna varmıştı. Direk sorulan, türban takıyor musunuz sorusuna önemli bir çoğunluk başını örtme biçimini türban olarak değerlendirdiğinden sonuç, türban kullanımının arttığını gösterebiliyor. Ben bu araştırmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmanın ötesinde, Türkiye’deki kadınların önemli bölümünün hem dindarlıklarının bir sonucu olarak hem de toplumsal hayatta yer almalarını kolaylaştırdığı için, evlerinin dışına çıkıp sosyalleşmeye katkıda bulunduğu için başörtüsü taktıklarını düşünüyorum. Ben başörtüyü bu anlamda son derece modern bir araç olarak buluyorum. Bu nedenle yasaklanmasını doğru bulmuyorum.
Sabah-atv grubunun Çalık grubuna satılmasını ve bu şirkette Başbakanın damadının çalışıyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke daha fazla talibi olsaydı. Fakat kendi değerinin çok üstünde fiyat biçtikleri için o grup dışındaki talipler vazgeçtiler. Birisinin damadı veya birisinin akrabası bir şirkette yer alabilir. Kaldı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.
ı ki hükümetle akrabalık olarak bir bağlantıları olmayan ancak hükümetin propagandasını yapan basın kuruluşları var.
Yasemin Çongar:
22 Aralık 1966’da doğdu. 1995’te vefat eden piyanist Gülay Uğurata’nın kızıdır. Liseyi Amerika’da okudu. Gazeteciliğe 1984’te, ANKA haber Ajansında başladı. Gazetecilik yaparken, Mülkiye’nin İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yarın ve Bilim ve Sanat dergilerinde yazdı. Bu dönemde, İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “komünizm propagandası” suçundan yargılandı ve beraat etti. ANKA’ dan sonra, Hasan Cemal’in Yönetimindeki Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştı. 1990’ların başında BBC’de, Londra’da çalıştı. Türkiye’ye dönünce Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde çalıştı. 1995’te Milliyet’in Washington muhabiri ve köşe yazarı olarak atandı. Milliyet’teki görevine, yayın hayatına yeni başlayan Taraf gazetesinde Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığına atanarak nokta koydu.
Mersin'deki Uluslararası Mutfaklar
Ahmet Duran Tamer
Globallaşen Dünyamızda üretilen kültürel ürünler önemine, kullanılırlığına, pazarlama
reklamcılığına ve birçok nedene bağlı olarak kendi sınırlarının çok daha uzak diyarlarında da türlerine göre müşteri buluyor. Bu kültürel ürünlerden başta Fransız mutfağı olmak üzere çeşitli ülke mutfaklarının yiyeceklerini Mersin’de nerelerde bulabileceğinizi araştırdım. Her büyük şehirde olduğu gibi Mersin’de de çokca restaurant var, ancak her restaurant uluslar arası türden yemekler çıkarmamaktadır. Piyasa’daki arz-talep dengesine bağlı olarak o bölgenin, şehrin sosyo-kültürel ve ekonomik yapısına bağlı olarak o yöredeki restaurantlarda yemeklerini servise sunarlar. Mersinde başta Malibo Restaurant ve Hilton olmak üzere sayıca fazla olmayan restaurantlarda uluslar arası yemek servislerini bulabilirsiniz. Üstelik Menülerinde bulabileceğiniz bazı yemekleri de çok özel müşteriler olmadıktan sonra bulabilmeniz kolay değil.
Fransız Mutfağı
Aşçılar tarafından dünyanın bir numaralı mutfağı olarak kabul edilen Fransız mutfağı zengin yemek kültürüyle şarabı ve pastalarıyla ünlüdür. Bu derece ünlü olmasında en etkili nedenlerden biri kendi kültürlerini dünyaya iyi pazarlamasından kaynaklananmaktadır. Fransızlar yemek kültüründen o kadar ileri düzeydedirlerki, dünyadaki ilk aşçılık okulu Fransa’da açılmıştır. Başlıca ünlü yemekleri: Gordon Blue, Cafe de Paris, Pappers Steak ve Sato Briyan’dır. Fransız mutfağıyla ilgili yemekleri Mersin’de Malibo Restaurant, Hiltonsa,Cafe Nis gibi önemli mekanlarda bulabilirsiniz.
Çin Mutfağı (Uzak Doğu Mutfağı)
En önemli özelliği sebzelerinin tam olarak öldürülmemiş bir biçimde yemeklere konulan Çin mutfağının temelini tatlı ve ekşi sosların kullanılmasıdır. Genellikle Soya sosunu kullanan çinliler bunların yanında deniz mahsullerini de yemeklerinde çokca kullanırlar. Başlıca ünlü yemekleri: Tatlı-Ekşi soslu Tavuk, Chicken Yekturi ve Çin Böreğidir. Çin mutfağını Mersinde Malibo Restaurant ve Hiltonsa’da yeme şansına sahipsiniz.
İtalyan Mutfağı
Genellikle hamur işlerine dayanan İtalyan mutfağının bilinen en ünlü yemekleri Spagetti, Pizza, Tornedo Rossini (Bofile türü), Rizotto (Bir tür pilav) dur. İtalyan yemekleri Pizza ve Spagetti bir çok yerde bulunabilir ama bunların sahte Spagettiler olma olasılığı var. Bu yemeklerin Mersindeki en önemli adresleri: Hilton, Malibo, Kiçinetti, İtalyan Restourant ve Cafe Nis’dir.
Meksika Mutfağı
Baharatlı yiyecekleriyle ünlü olan Meksika mutfağının ünlü yemekleri, Tortilla Cips, Fajita Dürüm, Meksika gözlemesi, Texas Style Cheesy Nachos’dır. Mersin’de Hiltonsa’da bulabilirsiniz.
Uluslar arası Bazı Yemeklerin Tarifleri
Chicken Yekturi (Çin)
Tavuklar kuşbaşı şeklinde doğranıp nişastaya batırıldıktan sonra tavaya atılır ve biraz kavrulur. Biraz kavrulduktan sonra içine kuşbaşı şeklinde doğranmış mantarlar eklenir ve biraz daha kavrulur. Yeşil ve Kırmızı biberler atıldıktan sonra biraz daha kavrulur. Soya sosu atılır. Su ilave edilir. Haşlanmış sebze, kabak, havuç ve bebek mısırı konulur (Çin’de yetiştirilen özel bir mısır). Kaynadıktan sonra nişastayla koyulaştırılır. Sebzeli noddle (Çin’e ait makarna) eşliğinde servis yapılır.
Cafe de Paris (Fransa)
Fransızların en ünlü yemeklerinden biri olan Cafe de Paris bonfileyi ızgara yapıp pişirdikten sonra dilimlere ayırıp, üzerine özel bir sos koyulup pilav ve parmak patates eşliğinde servise sunulur.
Şato Briyan (Fransa)
En az iki kişilik file bonfileyi ızgarada pişirdikten sonra yanında garnitörleriyle birlikte bernes sos eşliğinde servis edilir. En büyük özelliği garsonun masa başında dilimleyerek servis etmesidir.
Savaştan Yansıyanlar
Herkesin işi zordur elbette. Peki ya savaş muhabiri olup da göremediklerinizi size gösteren bir çift gözün objektifinden yansıyanları merak ettiniz mi hiç? Ben merak ettim ve ZamanGazetesi'nde fotoğraf editörlüğü yapan Selahattin Sevi’nin basın fotoğrafçılığına nasıl başladığını, aslında herkesin baktığı ama çok az insanın gördüğü kareleri nasıl çektiğini ve neler hissettiğini sordum. İşte sorular ve aldığım yanıtlar…
Haber: Bilge BÜLBÜL
Savaşa tanıklık etmiş bir çift gözden sadece biri Selahattin Sevi. Savaş muhabirliğini ise mesleğinin bir parçası olarak tanımlıyor. Hayatını ve çektiği fotoğrafları anlatırken fotoğraf çekmeye merak sarmış gençlere tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi.
Eğitiminizden bahseder misiniz?
1971 Bursa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğüm yerde Bursa’da bitirdim. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü mezunuyum.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başladım. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştım. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yaptım. Zaman Gazetesi’nde fotoğraf editörü olarak görevimi sürdürmekteyim.
Mesleğe başlamaya nasıl karar verdiniz ve fotoğraf muhabirliğini seçme aşamanızı anlatır mısınız?
Ben lise yıllarında diplomat olmak istiyordum. Tercihlerimde yazdığım iki bölüm vardı. Uluslararası İlişkiler ve İletişim. O zamanki adıyla basın yayın. Sanıyorum altı sıra ilk tercihimle ilgiliydi. Matematik’ten yeteri kadar soru cevaplayamadığım için puanlarım basın yayın bölümüne yetti. Şimdi geriye doğru dönüp baktığımda iyi ki ‘İletişim’ ve ‘Gazetecilik’ o
lmuş diyorum. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na başladığımda ilk yıl gayet iyi geçti. Ama 200 küsur olan öğrenci mevcudu ikinci yılın başlarında 20-25’e kadar düşmüştü. Yeterli teknik imkanlar da olmadığından öğrenciler derslere devam etmiyordu. Bundan sonraki üç yıl böyle geçmez diyerek ben de bazı arkadaşlarım gibi iş aramaya başladım. İkinci sınıfın başından itibaren Türkiye Gazetesi’ne gidip gelmeye başladım. Çocuk dergisi ve bazı sektörel dergiler için haber ve röportajlar yaptım ve fotoğraflar çektim. Sonra anladım ki gittiğim haberlerde fotoğraf için daha çok zaman ayırıyorum ve fotoğraf çekmeyi daha çok seviyorum. Fotoğraf sevgimi babamın askerlik dönüşü Kore’den getirdiği Minolta ile başlamıştı zaten. Ama yetersizdi. Bir Yashica set aldım ve onunla çalışmaya başladım. Bu mesleği yapmaya karar verdikten sonra ise o zamanların efsane modeli F90 ve sabit lenslerden oluşan iyice bir set yaptım. Bu yine babamın mezuniyet hediyesiydi bana. Ve okul bittikten bir yıl sonra da Zaman Gazetesi’ne fotoğraf muhabiri olarak başladım. 1999 yılı ile 2001 yılları arasında Milliyet’te çalıştım. 2001’de Zaman’ın yeniden yapılanma sürecinde fotoğraf editörü olarak geldim ve halen bu görevimi yapmaya çalışıyorum.
Savaş muhabirliğini seçerken biri ya da birileri sizi etkiledi mi?
Kendimi savaş muhabiri olarak görmüyorum. Fotoğraf muhabiri olarak tanımlıyorum. 1999 Kosova krizinde bulundum, savaş sırasında Bağdat’ta ve Kuzey Irak’ta çalıştım. Bunu mesleğimin bir parçası olarak yaptım. O zaman depremde de çalıştım, deprem muhabiri mi olacağım. Bence foto muhabiri hepsini kapsıyor. Zaten bunun en anlamlı yanı da bazen savaşta, bazen depremde, bazen bir siyasetçinin peşinde veya futbol sahasının kenarında, bir konserde yani hayatın her yanında mesleğinizi icra edebilmenizdir. Hayata farklı ve hiç kimsenin sahip olamayacağı pencerelerden bakabilmektir. Bu müthiş bir ayrıcalık ve çok önemli bir sorumluluktur. Ara Güler, Gökşin Sipahioğlu, Coşkun Aral gibi meslek büyüklerimizden etkilendim bu işi ciddi olarak yapmaya karar verince.
ABD'nin Irak'a girişi sırasında oradaydınız. Duygularınızı aktarır mısınız?
Önce duygulardan çok görev yapma bilinci ve sorumluluğu önemliydi. Çünkü kurumunuz size güveniyor ve bir sorumluluk yükleyerek bölgeye gönderiyor. Önce mesleki birikiminizle, bilginizle olayları doğru takip edip çalışmanız ve bunu zamanında kurumunuza
göndermeniz gerekiyor. Bu profesyonellikle çalışırken elbette duygularınızı bir kenara itemiyorsunuz. Benim orada bulunduğum 2003 yılı Nisan ve Mayıs aylarında orada tam bir kaos ve devletsizlik vardı. Hala da var. Otorite olmayınca her şey güçleşiyor. Kendi adıma mümkün olduğunca hayatın içine girerek, bizzat farklı sosyo-ekonomik ve kültür yapılarındaki insanların gözünden savaşın kötülüğünü anlatmaya çalıştım. Birlikte gittiğim muhabir arkadaşım Fatih Uğur’la birlikte genellemelerden kaçarak olabildiğince özel hikayeler peşinde koştuk. Bir önceki körfez savaşından farklı olarak bunun bir savaş oyunu olmadığı gerçeğinin altını çizmeye çalıştık. Ateşin düştüğü ailelerin acısını yansıttık.
Fotoğraf çekerken duygularınız mı yoksa işiniz mi önde oluyor. Hiç iki şey arasında kaldınız mı?
Hepsi bir bütün. Fotoğrafı çekerken kişisel birikiminiz ve değerleriniz, duygularınız, düşünceleriniz ve mesleki birikiminiz. Hepsini bir arada kullanarak işinizi yapıyorsunuz. Duygular çok ön planda olursa işinizi yapamazsınız, duygusuz olursanız fotoğraflarınız ruhsuz olur. Dengeyi tutturmak önemli ve şahsen benim çabam bu dengeyi nasıl kurabilme çabası bir anlamda. Bir süreç bu.
Fotoğraf çekerken en çok korktuğunuz an ne oldu?
Korku olarak değil ama endişe diyebiliriz. Deprem ve Irak savaşı diyebilirim.
Fotoğraf çekmenin günlük hayatınıza yansımaları oluyor mu? Yani her şeyi fotoğrafı çekilmesi gereken bir obje olarak mı görüyorsunuz?
Daha duyarlı oluyorsunuz. O günkü hava durumu, ışığın gelişi ve yansımaları bile fotoğrafçı olarak etkiliyor. Sürekli fotoğraf düşünüyor ve görüyorsunuz. Her şeye bir obje olarak bakmıyorum açıkçası. Ama dikkatli ve gözlemci oluyorsunuz ister istemez.

Çektiğiniz fotoğrafların öz eleştirisini yapıyor musunuz?
Evet yapıyorum. Sadece kendim yapmakla kalmıyor, yaptırıyorum da. Sorumlu olduğum fotoğraf servisinde benimkiler dahil bütün fotoğrafların üzerine konuşulur ve editoryal süzgeçten sonra yayına verilir. Hiçbir zaman ben çektim oldu, denmez.
Bir çocuğun ölümünü bekleyen akbabanın fotoğrafını çeken Kevin Carter’in yerinde olsaydınız ne yapardınız? Sizin için önce iş mi yoksa insanlık mı geliyor?
Tabii ki önce insanlık demiştik ya, iyi bir foto muhabiri olmadan önce iyi bir insan olmak lazım. Dünyada hiçbir şey bir çocuğun hayatından daha önemli değildir. Bir fotoğraf dünyada birçok şeyi değiştirebilir ama ölmüş bir çocuğu geri getiremez.
Son yıllarda basın fotoğrafçılığına yoğun ilgi yaşanıyor. Bunun için ne düşünüyorsunuz?
Bu gecikmiş bir ilgi birazda. Fotoğraf sadece basında değil her alanda gelişiyor ve fotoğraf muhabirliği de bundan nasibini alıyor. Gazetecilik her geçen gün uzmanlığa kayıyor. Politika, ekonomi ve dış politika gibi uzmanlık alanları gelişiyor. Çevre ve sağlık gibi uzmanlık alanları derinleşiyor. Fotoğraf da bunlarla iç içe. Bir olayı yansıtmak için en etkili alanlardan biri basın fotoğrafçılığı. Çünkü olaya ve soruna en yakın kişi. Doğru tekniklerle ve etik yöntemlerle yaklaşırsa en etkili anlatım biçimi foto muhabirliği ve bunun getirdiği uzmanlık.
Bir kişi neden fotoğraf muhabirliğini seçmeli sizce?
Müthiş bir ayrıcalık ve farklılık tanıdığı için. Kimsenin gitmediği ve olmadığı yerlerde olacaksınız ve bunu binlerce, hatta milyonlarca insanla paylaşacaksınız. Bunun getirdiği sorumlulukların bilincinde olursanız dünyada yapılabilecek en onurlu işlerden biri.

Bunun iyi yanları nelerdir ya da kötü yanlarını anlatır mısınız?
Söylemeye çalıştığım gibi iyi yanı farklılık, ayrıcalık ve özel biri olma imkanı. Bunun için entelektüel kaygılarınızın ve dünyaya söylenecek sözlerinizin olması lazım. Teknik ve estetik bilgi ve donanımızın olması lazım. Gazetecilik merakı ve tecessüsünün olması gerekir. Tabi ki etik kaygılarınızın ve duruşunuzun da. Bütün bunların bileşkesi foto muhabirliği. Size dünyaya apayrı bir pencereden bakma imkanı sağlıyor. Kötü yanları ise özel hayatınıza ve ailenize sevdiklerinize daha az zaman ayırıyor olmanız ve düzensiz bir hayatınızın olması.
Gelecek nesle önerileriniz nelerdir, savaş muhabirliği konusunda anlatır mısınız?
Çok genel bir söz gibi gelebilir ama tavsiyem iyi bir insan olmaları. Çünkü iyi insan olmadan iyi bir fotoğraf muhabiri olmak çok zor. Kendine, mesleğine, kurumuna ve hitap ettiği kitleye karşı iyi ve dürüst bir insan ve donanımlı bir gazeteci olma çabası içinde olsunlar yeterli. En az bir yabancı dil mutlaka öğrenmeliler. Bir de çok kitap okuyup çok fotoğraf görmeliler. Çünkü bazen bizin yapmak istediklerimiz yapılmış oluyor. Geçmiş birikimlerden faydalanmak ve onların üzerine bir şey koymak çok önemli. Sabırlı ve ısrarcı olmaları da çok önemli.
SELAHİTTİN SEVİ KİMDİR?
1971 Bursa doğumlu olan Selahattin Sevi, ilkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğü yerde bitirdi. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başlayan sevi, çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yapmakta ve zaman gazetesinde fotoğraf editörü olarak görevini sürdürmekte.1999 yılında
Kosovalı Mülteciler konulu karma fotoğraf sergisine katıldı, birçok konuda dia gösterileri yaptı."Çocuklar, Bizim Çocuklarımız..." adlı bir sergi düzenledi. “Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Biricik varlıklarımız, yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız...” diyor Selahattin Sevi çocukları anlatırken. Sevi, düzenlediği sergiyi ise ; “Mesleğe çocuk dergisinde başlamak her ne kadar tesadüf olsa da bunun bir şans olduğunu sonradan öğrendim. Onlarla birçok şeyi paylaşırken birçok da şey öğrendim. Hayata ve olaylara gülümseyerek ve umutla bakmak en önemli edinimim oldu.Toplumsal olaylardan siyasetçi takiplerine, doğal afetlerden çevre etkinliklerine, kültürel faaliyetlere kadar birçok olayı izlerken her zaman objektifime bir çift gözün takıldığını gördüm. Bir çift çocuk gözünün... Ne yazık ki hepsi gülümseyen gözler değildi. Bazen acılı, bazen kederli, bazen hüzünlü bazen muhtaç gözlerdi. Ama hepsi umutlu gözlerdi... Sergideki fotoğraflar çocuklarla paylaştığım anların küçük bir seçkisi” diye ifade ediyor.
Haber: Bilge BÜLBÜL
Savaşa tanıklık etmiş bir çift gözden sadece biri Selahattin Sevi. Savaş muhabirliğini ise mesleğinin bir parçası olarak tanımlıyor. Hayatını ve çektiği fotoğrafları anlatırken fotoğraf çekmeye merak sarmış gençlere tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi.
Eğitiminizden bahseder misiniz?
1971 Bursa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğüm yerde Bursa’da bitirdim. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü mezunuyum.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başladım. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştım. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yaptım. Zaman Gazetesi’nde fotoğraf editörü olarak görevimi sürdürmekteyim.
Mesleğe başlamaya nasıl karar verdiniz ve fotoğraf muhabirliğini seçme aşamanızı anlatır mısınız?
Ben lise yıllarında diplomat olmak istiyordum. Tercihlerimde yazdığım iki bölüm vardı. Uluslararası İlişkiler ve İletişim. O zamanki adıyla basın yayın. Sanıyorum altı sıra ilk tercihimle ilgiliydi. Matematik’ten yeteri kadar soru cevaplayamadığım için puanlarım basın yayın bölümüne yetti. Şimdi geriye doğru dönüp baktığımda iyi ki ‘İletişim’ ve ‘Gazetecilik’ o
lmuş diyorum. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na başladığımda ilk yıl gayet iyi geçti. Ama 200 küsur olan öğrenci mevcudu ikinci yılın başlarında 20-25’e kadar düşmüştü. Yeterli teknik imkanlar da olmadığından öğrenciler derslere devam etmiyordu. Bundan sonraki üç yıl böyle geçmez diyerek ben de bazı arkadaşlarım gibi iş aramaya başladım. İkinci sınıfın başından itibaren Türkiye Gazetesi’ne gidip gelmeye başladım. Çocuk dergisi ve bazı sektörel dergiler için haber ve röportajlar yaptım ve fotoğraflar çektim. Sonra anladım ki gittiğim haberlerde fotoğraf için daha çok zaman ayırıyorum ve fotoğraf çekmeyi daha çok seviyorum. Fotoğraf sevgimi babamın askerlik dönüşü Kore’den getirdiği Minolta ile başlamıştı zaten. Ama yetersizdi. Bir Yashica set aldım ve onunla çalışmaya başladım. Bu mesleği yapmaya karar verdikten sonra ise o zamanların efsane modeli F90 ve sabit lenslerden oluşan iyice bir set yaptım. Bu yine babamın mezuniyet hediyesiydi bana. Ve okul bittikten bir yıl sonra da Zaman Gazetesi’ne fotoğraf muhabiri olarak başladım. 1999 yılı ile 2001 yılları arasında Milliyet’te çalıştım. 2001’de Zaman’ın yeniden yapılanma sürecinde fotoğraf editörü olarak geldim ve halen bu görevimi yapmaya çalışıyorum.Savaş muhabirliğini seçerken biri ya da birileri sizi etkiledi mi?
Kendimi savaş muhabiri olarak görmüyorum. Fotoğraf muhabiri olarak tanımlıyorum. 1999 Kosova krizinde bulundum, savaş sırasında Bağdat’ta ve Kuzey Irak’ta çalıştım. Bunu mesleğimin bir parçası olarak yaptım. O zaman depremde de çalıştım, deprem muhabiri mi olacağım. Bence foto muhabiri hepsini kapsıyor. Zaten bunun en anlamlı yanı da bazen savaşta, bazen depremde, bazen bir siyasetçinin peşinde veya futbol sahasının kenarında, bir konserde yani hayatın her yanında mesleğinizi icra edebilmenizdir. Hayata farklı ve hiç kimsenin sahip olamayacağı pencerelerden bakabilmektir. Bu müthiş bir ayrıcalık ve çok önemli bir sorumluluktur. Ara Güler, Gökşin Sipahioğlu, Coşkun Aral gibi meslek büyüklerimizden etkilendim bu işi ciddi olarak yapmaya karar verince.
ABD'nin Irak'a girişi sırasında oradaydınız. Duygularınızı aktarır mısınız?
Önce duygulardan çok görev yapma bilinci ve sorumluluğu önemliydi. Çünkü kurumunuz size güveniyor ve bir sorumluluk yükleyerek bölgeye gönderiyor. Önce mesleki birikiminizle, bilginizle olayları doğru takip edip çalışmanız ve bunu zamanında kurumunuza
göndermeniz gerekiyor. Bu profesyonellikle çalışırken elbette duygularınızı bir kenara itemiyorsunuz. Benim orada bulunduğum 2003 yılı Nisan ve Mayıs aylarında orada tam bir kaos ve devletsizlik vardı. Hala da var. Otorite olmayınca her şey güçleşiyor. Kendi adıma mümkün olduğunca hayatın içine girerek, bizzat farklı sosyo-ekonomik ve kültür yapılarındaki insanların gözünden savaşın kötülüğünü anlatmaya çalıştım. Birlikte gittiğim muhabir arkadaşım Fatih Uğur’la birlikte genellemelerden kaçarak olabildiğince özel hikayeler peşinde koştuk. Bir önceki körfez savaşından farklı olarak bunun bir savaş oyunu olmadığı gerçeğinin altını çizmeye çalıştık. Ateşin düştüğü ailelerin acısını yansıttık.Fotoğraf çekerken duygularınız mı yoksa işiniz mi önde oluyor. Hiç iki şey arasında kaldınız mı?
Hepsi bir bütün. Fotoğrafı çekerken kişisel birikiminiz ve değerleriniz, duygularınız, düşünceleriniz ve mesleki birikiminiz. Hepsini bir arada kullanarak işinizi yapıyorsunuz. Duygular çok ön planda olursa işinizi yapamazsınız, duygusuz olursanız fotoğraflarınız ruhsuz olur. Dengeyi tutturmak önemli ve şahsen benim çabam bu dengeyi nasıl kurabilme çabası bir anlamda. Bir süreç bu.
Fotoğraf çekerken en çok korktuğunuz an ne oldu?
Korku olarak değil ama endişe diyebiliriz. Deprem ve Irak savaşı diyebilirim.
Fotoğraf çekmenin günlük hayatınıza yansımaları oluyor mu? Yani her şeyi fotoğrafı çekilmesi gereken bir obje olarak mı görüyorsunuz?
Daha duyarlı oluyorsunuz. O günkü hava durumu, ışığın gelişi ve yansımaları bile fotoğrafçı olarak etkiliyor. Sürekli fotoğraf düşünüyor ve görüyorsunuz. Her şeye bir obje olarak bakmıyorum açıkçası. Ama dikkatli ve gözlemci oluyorsunuz ister istemez.

Çektiğiniz fotoğrafların öz eleştirisini yapıyor musunuz?
Evet yapıyorum. Sadece kendim yapmakla kalmıyor, yaptırıyorum da. Sorumlu olduğum fotoğraf servisinde benimkiler dahil bütün fotoğrafların üzerine konuşulur ve editoryal süzgeçten sonra yayına verilir. Hiçbir zaman ben çektim oldu, denmez.
Bir çocuğun ölümünü bekleyen akbabanın fotoğrafını çeken Kevin Carter’in yerinde olsaydınız ne yapardınız? Sizin için önce iş mi yoksa insanlık mı geliyor?
Tabii ki önce insanlık demiştik ya, iyi bir foto muhabiri olmadan önce iyi bir insan olmak lazım. Dünyada hiçbir şey bir çocuğun hayatından daha önemli değildir. Bir fotoğraf dünyada birçok şeyi değiştirebilir ama ölmüş bir çocuğu geri getiremez.
Son yıllarda basın fotoğrafçılığına yoğun ilgi yaşanıyor. Bunun için ne düşünüyorsunuz?
Bu gecikmiş bir ilgi birazda. Fotoğraf sadece basında değil her alanda gelişiyor ve fotoğraf muhabirliği de bundan nasibini alıyor. Gazetecilik her geçen gün uzmanlığa kayıyor. Politika, ekonomi ve dış politika gibi uzmanlık alanları gelişiyor. Çevre ve sağlık gibi uzmanlık alanları derinleşiyor. Fotoğraf da bunlarla iç içe. Bir olayı yansıtmak için en etkili alanlardan biri basın fotoğrafçılığı. Çünkü olaya ve soruna en yakın kişi. Doğru tekniklerle ve etik yöntemlerle yaklaşırsa en etkili anlatım biçimi foto muhabirliği ve bunun getirdiği uzmanlık.
Bir kişi neden fotoğraf muhabirliğini seçmeli sizce?
Müthiş bir ayrıcalık ve farklılık tanıdığı için. Kimsenin gitmediği ve olmadığı yerlerde olacaksınız ve bunu binlerce, hatta milyonlarca insanla paylaşacaksınız. Bunun getirdiği sorumlulukların bilincinde olursanız dünyada yapılabilecek en onurlu işlerden biri.

Bunun iyi yanları nelerdir ya da kötü yanlarını anlatır mısınız?
Söylemeye çalıştığım gibi iyi yanı farklılık, ayrıcalık ve özel biri olma imkanı. Bunun için entelektüel kaygılarınızın ve dünyaya söylenecek sözlerinizin olması lazım. Teknik ve estetik bilgi ve donanımızın olması lazım. Gazetecilik merakı ve tecessüsünün olması gerekir. Tabi ki etik kaygılarınızın ve duruşunuzun da. Bütün bunların bileşkesi foto muhabirliği. Size dünyaya apayrı bir pencereden bakma imkanı sağlıyor. Kötü yanları ise özel hayatınıza ve ailenize sevdiklerinize daha az zaman ayırıyor olmanız ve düzensiz bir hayatınızın olması.
Gelecek nesle önerileriniz nelerdir, savaş muhabirliği konusunda anlatır mısınız?
Çok genel bir söz gibi gelebilir ama tavsiyem iyi bir insan olmaları. Çünkü iyi insan olmadan iyi bir fotoğraf muhabiri olmak çok zor. Kendine, mesleğine, kurumuna ve hitap ettiği kitleye karşı iyi ve dürüst bir insan ve donanımlı bir gazeteci olma çabası içinde olsunlar yeterli. En az bir yabancı dil mutlaka öğrenmeliler. Bir de çok kitap okuyup çok fotoğraf görmeliler. Çünkü bazen bizin yapmak istediklerimiz yapılmış oluyor. Geçmiş birikimlerden faydalanmak ve onların üzerine bir şey koymak çok önemli. Sabırlı ve ısrarcı olmaları da çok önemli.
SELAHİTTİN SEVİ KİMDİR?
1971 Bursa doğumlu olan Selahattin Sevi, ilkokul, ortaokul ve liseyi de doğup büyüdüğü yerde bitirdi. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başlayan sevi, çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Hala Milliyet Gazetesinde fotoğraf muhabiri olarak görev yapmakta ve zaman gazetesinde fotoğraf editörü olarak görevini sürdürmekte.1999 yılında
Kosovalı Mülteciler konulu karma fotoğraf sergisine katıldı, birçok konuda dia gösterileri yaptı."Çocuklar, Bizim Çocuklarımız..." adlı bir sergi düzenledi. “Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Biricik varlıklarımız, yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız...” diyor Selahattin Sevi çocukları anlatırken. Sevi, düzenlediği sergiyi ise ; “Mesleğe çocuk dergisinde başlamak her ne kadar tesadüf olsa da bunun bir şans olduğunu sonradan öğrendim. Onlarla birçok şeyi paylaşırken birçok da şey öğrendim. Hayata ve olaylara gülümseyerek ve umutla bakmak en önemli edinimim oldu.Toplumsal olaylardan siyasetçi takiplerine, doğal afetlerden çevre etkinliklerine, kültürel faaliyetlere kadar birçok olayı izlerken her zaman objektifime bir çift gözün takıldığını gördüm. Bir çift çocuk gözünün... Ne yazık ki hepsi gülümseyen gözler değildi. Bazen acılı, bazen kederli, bazen hüzünlü bazen muhtaç gözlerdi. Ama hepsi umutlu gözlerdi... Sergideki fotoğraflar çocuklarla paylaştığım anların küçük bir seçkisi” diye ifade ediyor.Yerleşik yaşama yerleşemeyenler: Göçerler
Haber ve Fotoğraflar:Gülnüş Ergül

Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde,siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.
Gözümüzün görüp de beynimizin fark etmediği ne çok değerlerimiz var. Göçerler de bunlardan biri… Gerçek yaşamlarından uzak bırakılan, şehirlerde bu doğal yaşamlarını tüm zorluklara rağmen sürdürmeye çalışan, her gün sokak başlarında süt satmak için emek veren parklarda ya da çöp kutularında hayvanlarını besleyen, yasaklara rağmen ısınmak için şehirlerde tezek yapımını devam ettiren Göçerlerimiz…
Göçerlik sürü yayvancılığı yapan, mevsimlere bağlı olarak yer değiştiren yerleşik yaşama geçmemiş, insan topluluklarının kıl çadırlarda sürdürdüğü yaşam biçimidir. Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde, siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan Göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.
Türkiye’nin neresine gidersek gidelim mutlaka Göçerlere rastlarız. Batman’da yaşayanlar da Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kalan Göçerlerin bir bölümünü oluşturuyor. Uzaktan izleyip bize çok basit bir yaşammış gibi görünen, bu hayatı daha yakından tanımak için Batman’da Göçer’lerin yoğun olarak yaşadığı kırsal mahallelere doğru yol alıyorum. Burada yaşayanlar yerleşik hayata geçmelerine rağmen yaşam tarzlarını değiştirmemişler. Gittiğim her Göçer evinin avlusunda ya da evin alt katında hayvanların barınması için ahırlar bulunmakta. Şehir yaşamının küçükbaş hayvancılığa elverişli olmamasından dolayı bu hayvanları satmak zorunda kalmışlar her avluda sadece birkaç büyükbaş hayvanın dışında pekte bir şey görülmüyor aslında…
20 yıldır yaylalara çıkmıyorlar
Göçerlerin yoğunlukla bulunduğu mahallerde yaşamı bilen birçok yaşlıyla konuştuktan sonra
Kapı dibinde torunlarıyla birlikte oturan Halime teyzenin dikkatimi çekmesiyle kendimi yanında buluyorum. Hiç fark etmeden, öyle uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ki kendimi uçsuz bucaksız bir yaylada görür gibi oluyorum. Ta ki Halime teyzenin nerde o eski günler deyişini duyana kadar. 20 yıldır yaylalara çıkmadıklarını belirtiyor;
eskiden yaylalarda yaşam koşullarının zor ama bir o kadar da bereketli olduğunu söylüyor. Yayladayken sabahın erken saatlerinde kalkıp hayvanlarını sağdıklarını bu sağdıkları sütten peynir, tereyağı, yoğurt elde ettiklerini söyleyen Halime teyze yaylada kaldıkları 40 gün boyunca üretici olmalarından dolayı kışın erzaklarını da hazırlayıp, havaların soğumasıyla birlikte daha sıcak olan ovalara doğru yol aldıklarını belirtiyor. Ovalarda da üretici yaşamlarına devam ettiklerini belirten Halime teyze: kadınların keçi yününden kıl çadırlar yaptığını, erkelerin de çobanlık yaptığını ve bu şekilde hayata karşı mücadeleyi verdiklerini ifade ediyor. Yaylaya çıkmadıkları şimdilerde ise, zor da olsa sadece büyükbaş birkaç hayvanla yetinmek zorunda kalıyorlar. Eskiden göçebe bir hayata bağlı olarak yaşadıkları için çocuklarını okula gönderemiyorlardı ama şimdilerde göçer çocuklarının hemen hemen hepsi okuyup güzel meslekler elde etmekte.
Yerleşik hayata geçen göçerlerin çoğu kendilerine yeni iş alanları oluşturmuş

Eskiden Göçerlik yapan ama şimdilerde şehir merkezinde iş alanları oluşturarak üretici olmaya devem eden birçok insan var. Mahallede çorap fabrikası açarak birçok insanın da bu fabrikada geçimini sağlamasına yardımcı olan Hacı Kasım da bu Göçerlerden biri… Küçük ama belki de mahallede yaşayan göçerlere büyük bir umut kaynağı olan ve Batman’da verim elde eden en güzel fabrikalardan biri… Bu fabrikada 20 kadın ve 20 erkeğe yakın işçi çalışmakta. Ayrıca fabrikada üretilen çoraplar Batman’ın yanı sıra bölge illere de dağıtılmaktadır.
Dağlara, ovalara, serin yaylalara özlem…
Uzaklara gülümseyerek bakan göçerler hayat şartlarının eskiye göre zor olmadığını teselli bilerek sevinseler de içlerinde dağlara, ovalara, serin yaylalara ve buz gibi akan sulara öyle büyük özlemler var ki bunu dile getirmeseler de gözlerinden okumamak elde değil. Halime teyzenin dediği gibi bütün yaşamımıza yansıyan bölgedeki sorunlar maalesef onlarda da öyle derin yaralar açmış ki bu yaralar kabuk bağlasa da iz bırakacağı kesindir.

Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde,siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.
Gözümüzün görüp de beynimizin fark etmediği ne çok değerlerimiz var. Göçerler de bunlardan biri… Gerçek yaşamlarından uzak bırakılan, şehirlerde bu doğal yaşamlarını tüm zorluklara rağmen sürdürmeye çalışan, her gün sokak başlarında süt satmak için emek veren parklarda ya da çöp kutularında hayvanlarını besleyen, yasaklara rağmen ısınmak için şehirlerde tezek yapımını devam ettiren Göçerlerimiz…
Göçerlik sürü yayvancılığı yapan, mevsimlere bağlı olarak yer değiştiren yerleşik yaşama geçmemiş, insan topluluklarının kıl çadırlarda sürdürdüğü yaşam biçimidir. Bahar gelip karlar yavaş yavaş eridiğinde, yüksek dağ doruklarının geniş eteklerinde, siyah kıl çadırlarını kurarak sürü hayvancılığı yapan Göçerler şimdilerde bu doğal yaşamlarından çok uzakta yaşamaktadırlar.
Türkiye’nin neresine gidersek gidelim mutlaka Göçerlere rastlarız. Batman’da yaşayanlar da Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kalan Göçerlerin bir bölümünü oluşturuyor. Uzaktan izleyip bize çok basit bir yaşammış gibi görünen, bu hayatı daha yakından tanımak için Batman’da Göçer’lerin yoğun olarak yaşadığı kırsal mahallelere doğru yol alıyorum. Burada yaşayanlar yerleşik hayata geçmelerine rağmen yaşam tarzlarını değiştirmemişler. Gittiğim her Göçer evinin avlusunda ya da evin alt katında hayvanların barınması için ahırlar bulunmakta. Şehir yaşamının küçükbaş hayvancılığa elverişli olmamasından dolayı bu hayvanları satmak zorunda kalmışlar her avluda sadece birkaç büyükbaş hayvanın dışında pekte bir şey görülmüyor aslında…
20 yıldır yaylalara çıkmıyorlar
Göçerlerin yoğunlukla bulunduğu mahallerde yaşamı bilen birçok yaşlıyla konuştuktan sonra
Kapı dibinde torunlarıyla birlikte oturan Halime teyzenin dikkatimi çekmesiyle kendimi yanında buluyorum. Hiç fark etmeden, öyle uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ki kendimi uçsuz bucaksız bir yaylada görür gibi oluyorum. Ta ki Halime teyzenin nerde o eski günler deyişini duyana kadar. 20 yıldır yaylalara çıkmadıklarını belirtiyor;
eskiden yaylalarda yaşam koşullarının zor ama bir o kadar da bereketli olduğunu söylüyor. Yayladayken sabahın erken saatlerinde kalkıp hayvanlarını sağdıklarını bu sağdıkları sütten peynir, tereyağı, yoğurt elde ettiklerini söyleyen Halime teyze yaylada kaldıkları 40 gün boyunca üretici olmalarından dolayı kışın erzaklarını da hazırlayıp, havaların soğumasıyla birlikte daha sıcak olan ovalara doğru yol aldıklarını belirtiyor. Ovalarda da üretici yaşamlarına devam ettiklerini belirten Halime teyze: kadınların keçi yününden kıl çadırlar yaptığını, erkelerin de çobanlık yaptığını ve bu şekilde hayata karşı mücadeleyi verdiklerini ifade ediyor. Yaylaya çıkmadıkları şimdilerde ise, zor da olsa sadece büyükbaş birkaç hayvanla yetinmek zorunda kalıyorlar. Eskiden göçebe bir hayata bağlı olarak yaşadıkları için çocuklarını okula gönderemiyorlardı ama şimdilerde göçer çocuklarının hemen hemen hepsi okuyup güzel meslekler elde etmekte.
Yerleşik hayata geçen göçerlerin çoğu kendilerine yeni iş alanları oluşturmuş

Eskiden Göçerlik yapan ama şimdilerde şehir merkezinde iş alanları oluşturarak üretici olmaya devem eden birçok insan var. Mahallede çorap fabrikası açarak birçok insanın da bu fabrikada geçimini sağlamasına yardımcı olan Hacı Kasım da bu Göçerlerden biri… Küçük ama belki de mahallede yaşayan göçerlere büyük bir umut kaynağı olan ve Batman’da verim elde eden en güzel fabrikalardan biri… Bu fabrikada 20 kadın ve 20 erkeğe yakın işçi çalışmakta. Ayrıca fabrikada üretilen çoraplar Batman’ın yanı sıra bölge illere de dağıtılmaktadır.
Dağlara, ovalara, serin yaylalara özlem…
Uzaklara gülümseyerek bakan göçerler hayat şartlarının eskiye göre zor olmadığını teselli bilerek sevinseler de içlerinde dağlara, ovalara, serin yaylalara ve buz gibi akan sulara öyle büyük özlemler var ki bunu dile getirmeseler de gözlerinden okumamak elde değil. Halime teyzenin dediği gibi bütün yaşamımıza yansıyan bölgedeki sorunlar maalesef onlarda da öyle derin yaralar açmış ki bu yaralar kabuk bağlasa da iz bırakacağı kesindir.
Anadolu Destancıları: DENGBEJLER
Haber:Gülnüş Ergül
Fotoğraflar:Özlem Sevgi & Müjgan Yağmur

Anadolu aşklarını, isyanlarını, barışa olan özlemlerini seslerini bir enstrüman gibi kullanarak melodileriyle birleştiren Dengbejler… onlar gezerek, yaşayarak, hayatı anlamaya çalışan, yaşadığı toplumun geleneklerini, özlemlerini dizelerine yerleştiren güçlü bir belleğe sahip söz ustalarıdır. Bir dengbej anlatmaya başladığında kimse onu tutamaz. Sözlerini bir nakış gibi işleye işleye yüreğindeki ezgileri dile döküverir. Anadolu halkı teknolojiyle buluşmadığı zamanlarda dengbejler çok kıymetliydi. Onlar uzun kış gecelerinde bir araya gelerek sıkıntılara çözüm bulmaya çalışırlardı.
Dengbejlik geleneğinden gelip bugün onu sürdüremeyen Raşit Ekinci, kurulan divanlarda bu söz sanatıyla babasının aracılığıyla tanışmış. Müzik aleti kullanılmadan hayatın ritmini güçlü sesleriyle oluşturduğunu belirten Ekinci herhangi bir enstrümanın kullanılmasının dengbej için zayıflık olarak değerlendirileceğini söylüyor ve ekliyor Dengbejler düğünleri daha eğlenceli hale getirirlerdi tabi bu söylediğim öncedendi. Şimdi mümkün değil. Bu kültür yok olmak üzere ayrıca dengbejlerin dile getirdiği hikayelerin hepsi trajiktir çünkü yare kavuşamamışlardır bu nedenle içindeki sevda acısını diyar diyar gezerek dile getirirler bir nevi bu acının anlattıkça azalacağına inanırlar bende yarime bir türkü söyledim.
Sevdalılarımızı konuşmak ayıp sayıldığında ancak bu şekilde dile getirirdik bu yüzden dengbejler yarine kavuşamazlar hep hüsrandır onların aşklarının sonu
Kadın dengbejler
Diğer dengbejlerimiz ise bir kadın. Kadınların dengbejlik yapmaları yasak sayıldığından divanlarda kadınlar ile erkekler arasında bir perde asılırmış. Bütün bunlara rağmen Meryem Erbey dengbej olmaya kararlıdırıdır. Çünkü içinde yaşadığı acıyı dilendirmek ister. Oldukça zor olmuştur ama başarmıştır. Bu kültürün sayılı kadınlarından biridir.
Tarihe tanıklık eden, Anadolu’nun zengin kültürünü kuşaktan kuşağa aktaran dengbejler şimdilerde yok olmaya yüz tutuyor.
Bir zamanlar diyar diyar gezip uzun kış gecelerinde evlere konuk olup, insanların duygulandıran türkü söyleyerek dinleyenleri coşturan dengbejlere şimdilerde pek değer verilmiyor. Onlar şimdi gezemiyor. Sözlerine yeni sözler katamıyor. Çünkü yazı ve teknoloji sözlerinin önüne set çekti, sıcak soluklarıyla anlam bulan sözleri şimdilerde daha kısık çıkıyor.
Fotoğraflar:Özlem Sevgi & Müjgan Yağmur

Anadolu aşklarını, isyanlarını, barışa olan özlemlerini seslerini bir enstrüman gibi kullanarak melodileriyle birleştiren Dengbejler… onlar gezerek, yaşayarak, hayatı anlamaya çalışan, yaşadığı toplumun geleneklerini, özlemlerini dizelerine yerleştiren güçlü bir belleğe sahip söz ustalarıdır. Bir dengbej anlatmaya başladığında kimse onu tutamaz. Sözlerini bir nakış gibi işleye işleye yüreğindeki ezgileri dile döküverir. Anadolu halkı teknolojiyle buluşmadığı zamanlarda dengbejler çok kıymetliydi. Onlar uzun kış gecelerinde bir araya gelerek sıkıntılara çözüm bulmaya çalışırlardı.
Dengbejlik geleneğinden gelip bugün onu sürdüremeyen Raşit Ekinci, kurulan divanlarda bu söz sanatıyla babasının aracılığıyla tanışmış. Müzik aleti kullanılmadan hayatın ritmini güçlü sesleriyle oluşturduğunu belirten Ekinci herhangi bir enstrümanın kullanılmasının dengbej için zayıflık olarak değerlendirileceğini söylüyor ve ekliyor Dengbejler düğünleri daha eğlenceli hale getirirlerdi tabi bu söylediğim öncedendi. Şimdi mümkün değil. Bu kültür yok olmak üzere ayrıca dengbejlerin dile getirdiği hikayelerin hepsi trajiktir çünkü yare kavuşamamışlardır bu nedenle içindeki sevda acısını diyar diyar gezerek dile getirirler bir nevi bu acının anlattıkça azalacağına inanırlar bende yarime bir türkü söyledim.
Sevdalılarımızı konuşmak ayıp sayıldığında ancak bu şekilde dile getirirdik bu yüzden dengbejler yarine kavuşamazlar hep hüsrandır onların aşklarının sonu
Kadın dengbejler
Diğer dengbejlerimiz ise bir kadın. Kadınların dengbejlik yapmaları yasak sayıldığından divanlarda kadınlar ile erkekler arasında bir perde asılırmış. Bütün bunlara rağmen Meryem Erbey dengbej olmaya kararlıdırıdır. Çünkü içinde yaşadığı acıyı dilendirmek ister. Oldukça zor olmuştur ama başarmıştır. Bu kültürün sayılı kadınlarından biridir.

Tarihe tanıklık eden, Anadolu’nun zengin kültürünü kuşaktan kuşağa aktaran dengbejler şimdilerde yok olmaya yüz tutuyor.
Bir zamanlar diyar diyar gezip uzun kış gecelerinde evlere konuk olup, insanların duygulandıran türkü söyleyerek dinleyenleri coşturan dengbejlere şimdilerde pek değer verilmiyor. Onlar şimdi gezemiyor. Sözlerine yeni sözler katamıyor. Çünkü yazı ve teknoloji sözlerinin önüne set çekti, sıcak soluklarıyla anlam bulan sözleri şimdilerde daha kısık çıkıyor.
Gazeteci Cinayetleri ( Haber: A. Kadir Ak )

TÜRK BASIN TARİHİNDE GAZETECİ CİNAYETLERİ
Türkiye’de yayınlanan ilk bağımsız gazete, Agah Efendi tarafından kurulan Tercüman-ı Ahval gazetesidir. Hazineden yardım almadan yayınlanan bu gazete ilk yayınını 1860 yılında yapmıştır. 1.Meşrutiyet’in (1876) ilanına kadar olan sürede birçok bağımsız gazete yayınlanmış ve bu gazetelerde Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydınlar öne çıkmıştır. 1. Meşrutiyet’le birlikte tahta çıkan Abdülhamit döneminde Türk basını üzerinde resmi ve geniş kapsamlı sansür uygulanmıştır. Sansür uygulaması, 1908 yılında 2. Meşrutiyet’in ilanı ile sona ermiş ve iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi, basına serbestlik sağlamıştır. Ancak İttihat ve Terakki’nin resmi sansürü kaldırmasıyla birlikte yine bizzat İttihat ve Terakki kadroları tarafından desteklenen ya da organize edilen gazeteci cinayetleri de başlamıştır. SİYASAL DÖNEMLERE GÖRE GAZETECİ CİNAYETLERİ İttihat ve Terakki kadrolarının iktidara gelmesinin hemen ardından başlayan Türkiye’de gazeteci cinayetlerini, dönemlere göre 6 başlık altında inceleyebiliriz. İttihat Terakki Dönemi: İstanbul’da yayınlanan gazeteler dikkate alındığında, Türkiye’de ilk gazeteci cinayeti, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin 1909 yılında Galata köprüsü üzerinde kurşunlanması şeklinde gerçekleştirilmiştir. İktidarda birinci yılını doldurmak üzere olan İttihat ve Terakki kadrolarına sert eleştiriler yönelten Hasan Fehmi’nin öldürülmesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından da ‘İlk gazeteci cinayeti’ olarak değerlendirilir. Aynı dönemde Sada-ı Millet gazetesinden Ahmet Samim (1910), Serbesti Şehrah gazetesinden Zeki Bey de (1911)cinayete kurban gitmiştir. İşgal Yılları: 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Türk basının ikinci kırılma noktası işgal yıllarında yaşanmıştır. Bu dönemde Türk basınının İstanbul ve Ankara basını olmak üzere iki önemli kola ayrıldığı görülmektedir. Günümüz basın tarihçilerinden bir kısmı dönemin İstanbul basınını ‘Mütareke Basını’ (Mondros Mütarekesi’ne verdikleri destekten dolayı), Ankara basınını ise ‘Milli Mücadele Basını’ olarak adlandırmaktadır. Bu dönemde İstanbul basınının TBMM’ye ve Atatürk’e karşı sert muhalefeti olmuş, Ankara basını ise Milli Mücadele ruhunu aşılamayı amaçlamıştır. Bu dönemde öldürülen tek gazeteci İzmir’de yayınlanan Hukuk-u Beşer gazetesi yazarı Hasan Tahsin’dir. Ancak Hasan Tahsin, gazetecilik faaliyetlerinden dolayı değil, Yunan işgal kuvvetlerine ilk kurşunu sıkan yurtsever olmasından dolayı öldürülmesi nedeniyle diğer meslektaşlarından ayrılır. Cumhuriyet Dönemi: 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile Türk basınında ‘Cumhuriyet Dönemi’ başlamıştır. Bu dönemde İstanbul ve Ankara merkezli gazetelerin rekabeti sürmüş, dönemin önde gelen aydınları kendilerini gazetelerde ifade etme olanağı bulmuştur. Bu dönemde işlenen gazeteci cinayetlerini, Milli Mücadeleye ve Cumhuriyet rejimine karşı olan gazetecilerin öldürülmesi ve ‘sosyalist’ düşünceye sahip gazetecilerin öldürülmesi başlıkları altında incelemek mümkündür. Milli Mücadeleye ve Cumhuriyet rejimine karşı olan gazeteciler arasında en dikkat çekici olanı, işgal yıllarında Atatürk’e hakaret edecek kadar ‘Saray’ yanlısı olan Ali Kemal’dir. Ali Kemal, 6 Kasım 1922 yılında İstanbul’da tutuklanmış, Ankara’ya getirilmek üzere yola çıkarılmışsa da İzmit’te askeri birliklerce linç edilmek suretiyle öldürülmüştür. Bu dönemde Tan gazetesinden Ali Şükrü Bey (1923), İştirak gazetesinden ‘Sosyalist’ lakaplı Hüseyin Hilmi (1923) öldürülen gazeteciler arasındandır. Ancak en fazla yankı uyandıran gazeteci cinayeti, sosyalist düşünceleriyle bilinen ve edebiyatçı-akademisyen kimliği ile öne çıkan Sabahattin Ali’nin faili meçhul şekilde öldürülmesi olmuştur. 27 Mayıs İhtilali ve Siyasi Cinayetler Dönemi: Türk basını üzerindeki siyasi otorite baskısı tek partili dönemde olduğu kadar çok partili dönemde de (Demokrat Parti iktidarı) sürmüştür. Çok partili dönemde gazeteci cinayeti kayıtlara geçmemişse de birçok gazeteci ağır cezalarla hapse atılmıştır. Basın üzerindeki siyasi otorite baskısı 27 Mayıs 1960 ihtilali’nin ardından hazırlanan 61 Anayasası ile göreceli olarak azalmış, gazeteciler hem fikri, hem mesleki haklar açısından bir takım haklar elde etmişlerdir. Ancak 12 Mart 1972 muhtırasının ardından siyasi otoritenin basın üzerindeki baskısı yeniden artmış ve ‘siyasi cinayetler’ başlamıştır. Bu dönemde sol yayınlar yapan Politika gazetesinden Ali İhsan Özgür (1978), sağ yayınlar yapan Ortadoğu gazetesinden İlhan Darendelioğlu ve edebiyatçı kişiliğiyle öne çıkan TRT yapımcılarından Ümit Kaftancıoğlu, siyasi-ideolojik amaçlı cinayetlere kurban gitmiştir. Bu dönemde yükselen terör, kaos yaratmak amacıyla Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi’yi de katletmiştir. Uzlaşmacı kimliği ve tüm siyasi oluşumlara eşit mesafede duruşuyla bilinen, Türkiye’de modern gazeteciliğin öncülerinden olan İpekçi’nin öldürülmesi, Türk basın tarihindeki en önemli gazeteci cinayeti olarak tarihe geçmiştir. Radikal İslam Dönemi: Gazeteci cinayetlerinin işleniş amaçlarına göre dönemlere ayrılmasında son dönem, 1980’li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan ‘Radikal İslamcı’ örgütlerin cinayetleriyle oluşan ‘Radikal İslam Dönemi’dir. Birçoğu faili meçhul olan bu cinayetlerin en çok yankı uyandıranı Cumhuriyet gazetesi yazarı, araştırmacı Uğur Mumcu cinayeti (1993) olmuştur. Araştırmacı Turan Dursun (1990), Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Çetin Emeç (1990), Cumhuriyet gazetesi yazarı-akademisyen Ahmet Taner Kışlalı (1999) bu dönemde öldürülen diğer gazetecilerdir. Radikal Sağ Dönemi: ‘Radikal Sağ’ örgütlerin/bireylerin işlediği gazeteci cinayetlerini de zaman geçişleri, dönüm noktaları keskin olmamakla birlikte ‘Radikal Sağ Dönemi’ başlığı altında incelemek mümkündür. 1970’li yılların ikinci yarısında işlenen gazeteci cinayetlerinden bir çoğu (Örneğin Abdi İpekçi cinayeti) bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak radikal sağcı örgütler/bireyler tarafından gerçekleştirilen gazeteci cinayetlerinin en belirgin olanı, Özgür Gündem gazetesi yazarı Musa Anter’in 1992 yılında Diyarbakır’da öldürülmesidir. Aynı dönemde haftalık Gerçek dergisi Diyarbakır temsilcisi Namık Tarancı (1992), Özgür Gündem gazetesi muhabiri Ferhat Tepe (1993) öldürülmüştür. Aşırı sağcı örgütler/bireyler tarafından işlendiği sanılan son gazeteci cinayeti Ermeni azınlığa yönelik yayın yapan Agos gazetesinin yayın müdürü Hrant Dink’in öldürülmesiyle gerçekleştirilmiştir. ODAĞI BELİRSİZ CİNAYETLER-SPONTANE CİNAYETLER Türkiye’de gazeteci cinayetlerini siyasal-toplumsal dönemlere göre incelemek gazetelerin yazarlarını hedef alan cinayetleri anlamak için yeterlidir. Ancak bu çözümleme, gazete yazarları dışındaki basın çalışanlarının çoğunlukla muhabirlerin ‘görevleri sırasında’ öldürülmesine dayanan cinayetleri kapsamamaktadır. Türkiye’de, özellikle 1980-1996 yılları arasında çok sayıda muhabir, görev başında öldürülmüştür. Bu cinayetlerin birçoğu kırsal kesimde (Özellikle Özgür Gündem gazetesi ile bazı sol örgütlere sempati duyan gazetelerin muhabirleri) gerçekleştiği için ‘odağı belirsiz’ cinayetler olarak değerlendirilebilir. Spontane cinayete en iyi ve en yakın örnek ise, Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin (1996) toplumsal bir olay sırasında resmi kıyafetli polislerce dövülerek öldürülmesidir. 1909-2007 yılları arasında işlenen 66 gazeteci cinayetini, siyasal-toplumsal dönemlere göre irdelemeye çalıştık. Siyasi otorite-basın ilişkilerini anlamak açısından bu yöntem sonuç verici olabilir. Ama gazeteci cinayetleri, çok nede nedenli cinayetlerdir. Bu nedenle, tek bir çıkış noktasından gazeteci cinayetlerinin nedenlerini anlamak güçtür. Gazeteci cinayetlerinin tam olarak çözümlenebilmesi için cinayetin işlendiği dönemdeki yerel unsurlar, siyasi iktidarın söylemleri, basınla ilgili kanunlar, güç ve çıkar odakları, terör örgütleri ayrı ayrı ele alınmalıdır. Örneğin 1980-2000 yılları arasında özellikle Güneydoğu illerinde çok sayıda yerel gazete çalışanı ile yaygın gazetelerin bölge muhabirleri cinayete kurban gitmiştir. Yerel unsurların etkili olduğu bu cinayetleri siyasal otorite dönemleriyle, radikal İslamcı, radikal sağcı ya da radikal solcu örgütlerle/bireylerle ilişkilendirmek mümkünse de kesin olarak sonuç vermeyecektir. Çalışmamızda, özellikle ‘Fikir Adamı’ denilebilecek düzeydeki gazetecilerin öldürülmesi dönemlere göre işlenerek cinayetlerin ‘siyasal dönemle ilişkileri’ konusunda ipuçları elde edilmeye çalışılmıştır.
31 Mayıs 2008 Cumartesi
Camdan çocuğun kırıklıkları

Haber: Hatıra Seki
Fotoğraf: Kerem Kocalar
Kemiklerde sık ve kolay kırılma olarak kendisini gösteren cam kemik (Osteogenesis Imperfecta) hastalığı, doğduğu andan itibaren yakasını bırakmamış Ali’nin. Hastalığının üstesinden geleceğini ispatlarcasına gösteriyor tebessümlerini ve geleceğe dair planlarını anlatıyor kocaman yüreğini açarak 11 yaşındaki dördüncü sınıf öğrencisi Ali Badiç.
“İnsanlara şifa dağıtacağım”
Annesinin gözlerinin içine bakarak hayallerini anlatan Ali, annesinin desteğini beklercesine, başlıyor sözlerine: ‘arkadaşlarımla doya doya oynayamadım, başkalarının aynı acıları yaşamaması için ileride eczacı olup insanlara şifa dağıtacağım.’ Gözlerine bakmak yetiyor Ali’yi anlamak için. Hasretini çektiği şeylerin bununla sınırlı olmadığını, anlatıyor gözleri.
11 yıl 6 ameliyat
Yetişkin bir insanın dahi altından kolaylıkla kalkamayacağı acılar çeken Ali, bugüne kadar 6 ameliyat geçirerek sağlığına kavuşmanın hayalini kurmuş. Üç ay önce bacak kemiği tekrar kırılan Ali, belki bundan sonra da sağlığına kavuşabilmek için pek çok ameliyata girecek.
Annesi Gülsüm Badiç evlere temizliğe giderlen, babası seyyar satıcılıkla ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyor. Maddi imkansızlıklar nedeniyle çocuklarını Mersin dışında hiçbir hastanede tedavi ettiremediklerini dile getiren Gülsüm Badiç, oğlunun yaşadıklarını seyretmekten başka bir şey yapamadığını yaşlı gözlerle anlatıyor: ‘Hastalandığı ilk günden itibaren Mersin’de, çalmadık kapı bırakmadık, ancak bundan öteye gidemedik. Çocuğumun hastalığı için kimi doktorlar, ergenlik döneminden sonra geçeceğini söylerken kimisi de ömür boyu süreceğini söylüyor. Her gün gözümün önünde çocuğumun eridiğini görmek, ellerim kollarım bağlı oturmak beni kahrediyor. “En büyük hayalim, oğlumun rahatsızlığının ne zaman geçeceğini öğrenmek.’
Derslerinde çok başarılı
Tedavisine ara verildiği zamanlarda Barbaros İlköğretim Okulu'ndaki eğitimine devam eden Ali Badiç, arkadaşları tarafından büyük bir sevgiyle karşılanıyor. Ali’nin en büyük dileği arkadaşlarıyla beraber teneffüs zili çalar çalmaz okul bahçesine koşmak. Ondan övgüyle bahseden öğretmenleri yaşadığı zorluklara rağmen eğitim aşkıyla hayata tutunan Ali’nin herkes için örnek olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Derslere devam edemeyen ancak arkadaşlarından aldığı notlarla evde derslerine çalışan Ali, eğitiminden geri kalmıyor.
Yaşam sürgünleri: Mülteciler

Haber: Özlem Sevgi & Hacer Persıdat
Fotoğraf: Özlem Sevgi
Taliban, babam ve iki kardeşimi aldıktan kısa bir süre sonra diğer kardeşim üzerinde baskı uygulamaya başlayınca çareyi yurtdışına kaçmakta buldu. Bu topraklarda büyümek suç, kum saati sıranın bana geldiğini gösteriyordu.
Babamı ve iki kardeşimi alıp götürdüler; sürekli olarak evimize saldırı düzenliyorlardı. Bazen de evimize gelip kafama silah dayıyorlardı. “Baban ve kardeşlerin hakkında bildiklerin bize söyleyeceksin” diye. Küçüktüm bir şey bilmiyordum ki söyleyeyim. Yani kaçmaktan başka bir yol yoktu. Biliyorum diğer mülteciler gibi belki çıkacağım bu yolculuk hayatımın sonu olabilirdi. Fakat bir umut dedim…
Öyküsünü anlatacağımız bir Afganistan mültecisi. İsmini ve fotoğrafını istemediği için yayınlayamadık. İstedik ki bu öykü kaçmak zorunda kalanların, öyküsü olsun. Topraklarını ailelerini terk etmek zorunda kalan insanların belki de ortak öyküsü, yaşadıklarından dolayı bir ürkek güvercini andıran Afganistan mültecisinin hayat karşısındaki tedirginliğini onun ağzından dinleyin,
Sınırlandırılmış bütün sınırlarda, bilmediğimiz dillerde, bilmediğimiz topraklarda ve tanımadığımız bütün yüzlerde ilk adımlar…
Yunanistan sınırına girmek üzereydik. Fakat Yunan polisine yakalandık. Birkaç kez küçücük teknemizin etrafında döndüler. Anladık bu bir uyarıydı ama yola devam etmemiz gerekiyordu. Bu kez daha hızlı geldiler ve o hızdan dolayı teknemiz devrildi. Denize düştük ama botumuza bir şey olmadı, düzeltip bindik yola devam etmek istedik bu kez de gelip bizi kendi teknelerine aldılar. Bize sordukları ilk soru paranız var mı oldu. Var dedik, paralarımızı bizden aldılar. Sonrada dövmeye başladılar. Bilmiyorum ellerinde cop gibi bir şey vardı. Vurdukları yerlerimizi kıpırdatamıyorduk sanki elektrik veriyorlarmış gibi… Paralarımızı aldıktan sonra bizi geldiğimiz bota bindirip geri dönmemizi istediler. Nereye nasıl gidecektik? Hiçbir şey bilmiyorduk, artık paramızda kalmamıştı. Kapkaranlıktı her taraf, öyle karanlıktı ki ve ben o kadar umutsuzdum ki anlatamam. Bazı şeyleri yaşamak gerekiyor anlatmak o kadar yetersiz ki… İlerledikçe karanlık bir delikte düşüyor gibiydim. Artık yarını göremeyeceğimi düşünmeye başladım bir daha güneşi, ailemi, topraklarımı göremeyeceğim diyordum. Ben birçok defa ölümün kıyısına geldim; bu çok farklıydı o zaman hiçbir umut yoktu. Ama bir ışık gördük. Aramızdan bir arkadaşım sanırım burası Türkiye sınırı dedi. Derin bir soluk aldım.
Yelkovan, bir kez daha soluk alabilme umuduyla ve ölüm kokan topraklara geri dönme umutsuzluğuyla dönüp duruyordu.
Türkiye sınırına yaklaştığımızda polisler bizi alıp karakola götürdüler. daha sonra mültecilerin kaldığı yere gittik. Burada bir kişiye telefon açma hakkımız vardı. Fakat kimi arayacağımı bilemiyordum. Yanımda bir arkadaşım vardı. Onun İstanbul’da tanıdıkları vardı. O ulaşabileceğim birisi varsa söylememi istedi, bende yurtdışında bir kardeşim var ona ulaşmalarını istedim. Tamam dedi. Kardeşimde benim gibi mülteci olarak gitti. Birkaç gün geçtikten sonra telefonda görüştüm. Çok farklı bir duyguydu birbirimizi sınıyorduk. Acaba gerçekten kardeş miydik?
Telefonun diğer ucundaydı kardeşim, bunu bilmek garip ve bir o kadar da güzel bir duyguydu. Uluslararası Af Örgütü’yle görüşen kardeşim çalışmaları başlattı Siz belki de bana kaç hafta, kaç gün sürdü diyeceksiniz? Ama benim davam birkaç saat içerisinde sonuçlanmıştı. Artık buradan durumunun ne kadar ciddi olduğunu anlayın. Dava sonucu açıklanacağı gün Türkiye bizi sınır dışı etmeye hazırlanıyordu. Havaalanına gittik. Oradaki polisten öğrendim. Diğer arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Benim için bir mucizeydi Türkiye’de kalmak. Daha sonra Türkiye altı ayda bir yenilenen oturma izni verdi. Burada çok iyi insanlarla karşılaştım, kötü insanlarda oldu ancak karşılaştığım birçok insan iyiydi. Türkiye’yi gerçekten çok sevdim. Afganistan’ın da burası gibi olmasını isterdim. Türkiye’de Müslüman bir ülke fakat Afganistan gibi sert kuralları yok. Orada kadınlar okuyamıyor, çalışamıyor, tek başlarına sokağa çıkamıyorlar.

Yollar bize yabancı kalır biz yollara, adımız mülteci olur devrik cümlelerinizde ve öylece geçip gideriz hayatınızın karesinden…..
Afganistan’dan Pakistan’a geçtiğimizde karşılaştıklarımız ülkemizde yaşadıklarımızdan pek farklı değildi. Bir kere mülteciyseniz hayat sizin için iki kat daha zordur. Çalışacak iş yok bu yüzden yiyecek yemeğimizde yok. Hep bir tedirginlik içindeydik. Fakir insanların kaldığı bir yer vardı, bunların büyük çoğunluğunu mülteciler oluşturuyordu biz de buraya yerleştik. Annem korkuyordu. Benimde babam ve diğer iki ağabeyim gibi öldürüleceğimi düşünüyordu. Bu nedenle o benden daha sıkıntılıydı. Kafasında bir şeyler tasarlıyordu ama bize bir şey söylemiyordu. Daha sonradan öğrendim beni yanına çağırdı, oğlum dedi biliyorsun durumunu hayatın tehlikede ve bu yüzden gitmen gerekiyor. Ben gerekli olan her şeyi hazırladım. Senin artık bir yolculuğa çıkman lazım. Ve ben de geldim yaklaşık olarak da bir yıldır da ailemden haber alamıyorum. Ne yapıyorlar, öldüler mi kaldılar mı haberim yok. Ve ben bu yolculuğa çıktığımda daha 17 yaşındaydım. Şimdi 18’deyim. Bilmediğim birçok yerden geçtim. Bazı yerlerde gördüm ki benim yaşımda olanlara çocuk diyorlarmış, ben çocukluk nedir bilmiyorum. Bazı yerlerde elektrik varmış, internet, televizyon, gazeteler varmış. Ben bunları hiç bilmiyordum. Dışarı çıktığımda öğrendim. Ama şimdi bana sorsanız en çok nerede olmak istersin diye ben size kendi topraklarımda derim. Burada olduğuma bakmayın kafam orada bir insan için köklerinden koparılmak kadar kötü hiçbir şey yoktur. En çok neyi özlediğimi sorsanız size annem ve kardeşlerim derim. Pakistan’da bıraktım ailemi annem ve 5 kardeşim orada kaldı. Bu kardeşlerimin en küçüğü erkek diğerleri kız, dokuz kardeşiz. Söylediğim gibi iki kardeşim Taliban güçleri tarafından götürüldü ve bir daha haber alamadık. Bir kardeşim hayatı tehlikede olduğu için kaçmak zorunda kaldı. Diğerleri ise, annemle bir aradalar
Bir iki dakika durun sorularınız beni yoruyor yaşadıklarıma götürüyor, düşüncelerim şimdi bütün çarpışmaların içinde, tek suçum Afganistan’da doğmak mı? Ve gözyaşları…….
Afganistan’da yaklaşık olarak dört grup var. Hazaralar, Tacikler, Özbekler, Peştunlardan oluşuyor. Bizim dahil olduğumuz grup Hazaralardır. Daha demokrat ve dini konuda daha ılımlıdırlar. Diğer gruplar çok daha radikal düşüncelere sahip, bu nedenle üzerimizde büyük bir baskı vardı.” Terk edeceksiniz bu toprakları, yeriniz yok burada” diyorlardı. Defalarca evimize saldırılar düzenlendi. Babamın Demokrat Parti için çalışması bu baskıları daha çok arttırıyordu. Bu saldırıların bazılarında evimizi basıp kitaplarımızı neyimiz varsa yakıyorlardı. Bütün bunlar yaşanırken ben daha çocuktum. Taliban ise bizim yurdumuza geldiğinde barış getireceğim dedi. Sizin de bu topraklarda yaşamaya hakkınız var. Bizlerde sevindik. Fakat Taliban biraz güçlendiğinde işler değişti. En büyük zulmünü o bize yaptı. Her gün savaş, her gün kan, bütün bunlar artık bizim hayatımızın birer parçası olmuştu. Ta ki Taliban babamı ve iki kardeşimi götürünceye kadar; O nokta da hayatımız değişti kendilerinden bir daha hiç haber alamadık. Öldüler mi hala yaşıyorlar mı bilmiyoruz. Şimdi de Afganistan topraklarına ABD girdi. Taliban’ı yok etmek için, bizler de biliyoruz ki Taliban’ın orada güçlenmesini sağlayan ABD’nin kendisidir. Taliban onların istediklerinin dışına çıkınca mı kötü oldu. Şunu kabul ediyorum. ABD geldikten sonra bazı bölgelerde kadınlar okula gitmeye başladılar daha rahat gezebiliyorlar fakat unutmamak gerekir ki Taliban da bize,” size barış getireceğiz demişti” güçlendikçe gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. Dünyanın en zengin uranyum yatakları Afganistan’da yani ABD’nin Afganistan’a girmesi bizim daha iyi koşullarda yaşamamız değil, bu zenginlikleri elinde tutmaktı Elde ettikten sonra da bizim topraklarımız daha kötü hale gelecek. Bazen düşüncelerimle çatışıyorum benim suçum neydi, oradaki masum halkın suçu neydi, bizim suçumuz bu o topraklarda doğmak mıydı, benim suçum Afganistan’da doğmak mıydı? Ve kelimeler göz yaşları arasında sessizleşiyor…
Çorak toprağın 15 çocuğu filizlendi, kuruyan dallara yağmurun damlacıkları değdi yeşeren yeni meyveler: Umudun Çocukları
Haber: Hacer Persidat ve Ferah Poyraz
Fotoğraflar:Hacer Persidat
Umudun çocukları koyduk onların adını. Günlük yaşamda yanlarına yaklaşmaya korktuğumuz, tinerci, balici, çocuklardan oluşan 15 fidan onlar. En küçüğü sekiz, en büyüğü 15 yaşındaki fidanlar bu toprakların bağrında umuda yeşersin diye Mersin Valiliği tarafından Çocuk ve Gençlik Merkezi (ÇOGEM) bünyesinde Mersin Polifonik Korolar Derneği başkanı Selma Yağcı’nın katkılarıyla korist olarak yetiştiriliyor.
Söyleşiye gittiğimizde korolarının henüz bir ismi bile yoktu. Umudun Çocukları koyduk koronun adını. Göç yoluyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden gelip Mersin’e yerleşen, ancak ekonomik sorunlar nedeniyle sokakta iş, aş aramak zorunda kalan çocuklarımız… Dün sokakta potansiyel tehlike olarak görülen çocuklar, bugün koroda şarkı söylemeyi, korist olmayı öğreniyor.
Projenin mimarı Mersin Polifonik Korolar Derneği Başkanı Selma Yağcı koronun kuruluş amacının, sokaklarda dilenen ve çalışan çocukların topluma kazandırılması olduğunu söylüyor. Amaç bu kadar net, ama uygulamak gerçekten zor. Öyle ki, çalışmalar sırasında hocaların tiner ve bali kokan çocukları beş-on dakikadan fazla meşgul etmesi bile gerçekten yürek işi. Çünkü bu çocukların bazıları madde bağımlısı.
“Onları Fark Ettiğini Hissettirmek”
“Bu çocukların dikkatini çekmenin tek bir yolu var o da onları fark ettiğini hissettirmek” diyor hocaları Selma Yağcı ve ekliyor: “Elimi omuzlarına atıvermem, şarkı söyledikleri zaman överek yüreklendirmem çocukları birden farklılaştırıyor. Diğer bütün çocuklar gibi sahip olmayı istedikleri ama ekonomik yetersizliklerinden dolayı alamadıkları çikolata gibi küçücük şeyler bile onları mutlu etmeye yetiyor. Önce çikolata ile mutlu ettik onları, ardından hayalini kurdukları spor ayakkabı gibi giysilerle ihtiyaçlarını karşılamaya devam edeceğiz. En önemli amaç çocukların buraya devamlı gelmelerini sağlamak. Akşam eve para götürmek zorunda olduklarından bazıları çalışmalara sürekli katılamıyor. Bunu başarabilirsek bu sefer de onlara müziği sevdirmenin çabası başlayacak. Ancak sevgiyle bu çocukları sokaklardan toplayabiliriz.’’
“Polis olmak istiyorum abla, etrafta hırsız çok”
Yetersiz beslenmenin ve yaşamın ağırlığının yorgun düşürdüğü bedenler vardı karşımızda. Soru sorduğumuzda önce “Sana ne be?” cevabını veren, sonra da “Polis olmak istiyorum abla, etrafta hırsız çok” diye umudunu dile getiren çocuklar onlar. Bazıları okuma yazma bile bilmiyor ancak yine de çoğunluğu büyüyünce polis olmak istiyor. Umutlarını yitirmek üzereyken yetkililer tarafından toplanıp ÇOGEM’e getirildiler. Onlara göre bu bir dönüm noktası.
İşte kendi sözleriyle Orhan, Hasan, Sultan, Onur ve Sami’nin çıktıkları umut yolculuğunun öyküsü:
“Boyacılıktan terfi ettim”
“Boyacılıktan terfi ettim” diyor Orhan Durmaz büyük bir olgunlukla ve anlatıyor: “13 yaşındayım. Yedinci sınıf öğrencisiyim. Bu koroya boyacılık yaparken terfi ettim. Ama iyi ki de gelmişim. Koroya katılmadan önce boyacılık yaptım, çiçek sattım, terzide çalıştım, halde çalıştım, kağıt mendil ve sebze sattım. Yani abla bakma öyle 13 yaşında olduğuma ben iyi bir tüccarım. Aslında istemedim ama hayat işte ne getireceğini bilmiyoruz. Şimdi de kendimi koroda buldum. Valla abla film gibi. Boyacılık yapıyordum buradaki yetkililere yakalandım. Beni alıp buraya getirdiler. Sonra da koroya katılmak isteyip istemediğimi sordular. Ben de kabul ettim.”
“Dünyanın en güzel şeyi müzik ve bizi bırakıp giden babamız”
Hasan Yüzgül ise koroya ikiz kardeşiyle birlikte geliyor. “Kardeşin hangisi?”diyoruz. Arkasında sakladığı ufak tefek bir çocuğu çıkarıp gösteriyor. “İşte bu” diyor benim ikiz kardeşim. Küçücük bir kız çocuğunu karşımızda buluyoruz. Onlar 11 yaşındalar. beşinci sınıfa gidiyorlar. Koroda da ayrılmamışlar. Müziği çok seviyorlar. Onlara “Dünyanın en güzel şeyi nedir?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap bizi oldukça şaşırtıyor. Onlara göre dünyanın en güzel şeyi müzik ve kendilerini dokuz yıl önce kendilerini bırakıp giden babaları. Tabi sonra ekliyorlar “annemizden sonra”. Ve Hasan ve Sultan bir çırpıda anlatıyor öykülerini: “Muş’tan geldik buraya. Biz daha iki yaşındayken babam bizi bırakıp gitmiş. Zaten hiç hatırlamıyoruz. Bazen rüyalarımıza giriyor biri ama babamız mı değil mi bilmiyoruz. Annemin bir dikiş makinesi vardı. Onunla komşulara dikiş dikerdi ama bozuldu. Bu yüzden sokaklarda peçete satmaya başladık. Sonra da okula başladık. Müzik öğretmenimizin yardımıyla koroya katıldık. Büyüdüğümüzde doktor ya da polis olmak istiyoruz. Doktor olursak bir sürü insanı kurtaracağız. Hem de annemizde kalp yetmezliği var. Annemizi iyileştireceğiz. Babam gibi bizi bırakıp gitmesin diye… Polis olmak istememizin nedeniyse bütün hırsızları yakalamak. Ama bunların yanı sıra müzik hep hayatımızda olacak.”
İşlendikleri zaman birbirinden değerli hale gelecek elmasların arasındayız sanki. Pek çok yetenekleri var onların. Onur Şahin daha 10 yaşında, dördüncü sınıf öğrencisi ve üstelik 11 kardeşten biri. O da diğer arkadaşları gibi maddi olanaksızlar nedeniyle sokaklarla sekiz yaşında tanışmış. Sebze toplamış, boyacılık yapmış ve kağıt mendil satmış. Ayrıca Onur çok iyi flüt çalıyor. En çok istediği şeylerden biri bütün müzik aletlerini çalabilmeyi öğrenmek. Bir de matematik öğretmeni olmak istiyor.
“Polis olup ülkemdeki hırsızları teker teker yakalayacağım” diyor Sami Ekinci. “Büyüyünce ne olmak istersin?” dediğimizde 15 çocuktan 9’u bize aynı yanıtı verdi. Sami de onlardan biri. İlköğretim okulu üçüncü sınıf öğrencisi Sami henüz 10 yaşında ancak sözleri bizi şaşkın bırakacak kadar büyük: “Sokaklarda çok çalıştım. Ama annem de babam da bunu bilmiyordu. Görevliler beni yakaladıklarında öğrendiler. Ben onlara yük olmak istemiyorum. Çünkü babam, fakir olduğumuz için üzülüyor. Ben de bir şey almak istediğimde söyleyemiyordum. Sonra sokaklarda çalışmaya başladım. Şimdi de korodayım. Koroda olduğum için de çok mutluyum. İlk önce üzüldüm keşke ÇOGEM yetkilileri beni yakalamasalardı diye ama şimdi, iyi ki de yakalamışlar diyorum.”
Ekmeğini çöpten çıkaran Kore Gazisi
.jpg)
Haber: Hacer Persıdat-Müjgan Yağmur
Fotoğraflar: Müjgan Yağmur
Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!
Menderes iktidarı döneminde, Türkiye’nin Nato’ya üyeliğinin hızlanması için Kore’ye gönderilen birliğin içindeydi. Bir başkasının savaşı için, hiç tanımadıkları, dillerini bile bilmedikleri insanların topraklarında kahramanca savaşmışlardı onlar. Yanı başında 120 arkadaşı şehit olmuş, binlercesi de yaralanmıştı. Kaybolanlar da cabası. Hasan Sadak ülkesine dönüp geldiğinde kahramanca mücadelesi için madalya kuyruğunda buldu kendini. Yıl 2008… Yer Mersin… Bir başka kuyruk bu kez… Kore Gazisi Hasan Amca madalya değil, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın dağıttığı bir torba kömür kuyruğunda…
Yanına gittiğimizde kendini “Çöpten ekmek yiyen Kore Gazisi benim’’ diye tanıttı. Mavi gömleği, kir pas içindeki şalvarı, eskimiş ayakkabısı ve şapkası onun gazi kimliğinden ipucu vermiyordu. Kalkıp da ben Kore Gazisiyim, bu da kimliğim demediği sürece kimse inanmazdı onun gazi olduğuna. Yürürken çektiği zorluğu bastonuna dayanarak gidermeye çalışıyordu. Arada bize bakarak gülümsüyor, yaşlılık işte diyerek yola devam etmeye çalışıyordu. Üstelik bir torba kömürü de
henüz gelmediği gerekçesiyle alamamıştı. Söyleşi yapmak için evine doğru yürürken “Ne öğrenmek istiyorsunuz çocuklar benden?” dedi. “Her şeyi” diye yanıtladık…
“Şimdi siz bana anlatın diyorsunuz. Ben size ne anlatayım, ya da nereden başlayayım? Ben bu dünyaya çilemi tamamlamaya gelmişim ve belki de üç-beş günlük bir ömrüm kalmış. Şimdi hala dinlemek istiyor musunuz beni?” demesi bizi yıldırmıyor. Ve başlıyor anlatm
.jpg)
“Diyarbakırlıyım yaklaşık 30 yıldır Mersin’de yaşıyorum. Evlendiğimde 17 yaşımdaydım, şimdi 58 yıllık evliyim; 13 çocuğum vardı, bunlarda 6’sını kaybettim. Şimdi 7 çocuğum, 22 torunum var. Oğlum ve eşimle yaşıyorum, diğer çocuklarımın da her biri bir yerde. Ben de zar zor geçinmeye çalışıyorum. Bir zamanlar bu ülkenin kahramanlarıydık; şimdi ise kendimi bir baş belası olarak görüyorum.
Kore’ye 1952 yılında gittim. Sorsanız niye gittiniz diye nedenini ben de bilmiyorum. Bir emir geldi ve bizde gittik. Orada gösterdiğimiz başarıdan dolayı Türkiye’yi NATO’ya aldılar. Türkiye’nin o dönemde tanınmasına çok büyük katkılarımız oldu. Bunun yanı sıra çok büyük acılar da yaşadık. Benim bölüğümde bir kere de 120 tane arkadaşım öldü. Yanımda, gözlerimin önünde. Hiçbir şey yapamadım. Kimi zaman rüyamda gördüm. Rüyamda kanı gördüm. Arkadaşlarımın toprağa nasıl düştüğünü gördüm. Savaşı gördüm. Bakmayım bunların rüya olduğuna hepsi gerçek. Aslında bazen keşke arkadaşlarımla beraber ölseydim diyorum. Ama işte dedim ya daha çekilecek çilem varmış benim. Savaştık bizler. Sonra da yurdumuza döndük. Kahramandım o zamanlar şimdi ise çöp toplayarak geçiniyorum”.
“Üç kuruş paraya muhtacım” dedi sesi titreyerek ve devam etti:
“Yardımlarla, çöplerle geçinmeye çalışıyorum. 280 YTL gazi maaş alıyorum. 200 YTL’si ev kirasına gidiyor. Geriye 80 YTL kalıyor. Ben bu parayla ne yapabilirim ki? Bu parayla insan bu devirde ne kadar ayakta kalır? Tek kişi bile olsan bu parayla yaşabilir misin? Bu hükümet sosyal güvencesi olmayan gazilere 440 YTL maaş bağladı. Maaşımızı 1 Temmuz 2007 tarihinde almamız gerekiyordu; ama hala bu parayı alamadık. Bunun dışında valilik tarafından altı ayda bir 50 ya da 100 YTL para yardımı ve kış mevsimi geldiğinde de kömür yardımı yapılıyor. Deniz kenarında önceden bir evim vardı; fakat tapusu olmadığı için belediye yıktı. Yani anlayacağınız çocuklar, evlatlarım dışında bu dünyada hiçbir şeyim yok”.
Eski fotoğrafına bakıp anlatmaya devam ediyor:
“Beterin de beteri var diyerek yaşamaya çalışıyorum. Çocuklarıma bile sahip çıkamıyorum. Bir oğluma halası bakıyor, diğerleri de zar zor büyüdü gitti. Ben en çok ne zaman acı çekiyorum biliyor musunuz? Bayramlarda. O zaman bütün torunlarım geliyor. Ama çocuklar işte anlatamıyorsun yokluğu. Bayram harçlığı isteyen gözlerle sana bakınca şu duvar yarılsa da içine girsem diyorsun.”
.jpg)
Madalyalarımı oğlum sattı!
Bu kadar sıkıntının içinde tek avuntusu madalyalarıydı ancak…
“Savaştan döndüğümüzde bize iki madalya verdiler. Bu madalyalardan birini Kore Hükümeti verdi. Bronz bir madalyaydı. Diğerini de bizim hükümetimiz verdi. Ben çok iyi sakladım ama işte bir tek benle olacak iş değil. Oğlum uyuşturucu madde bağımlısı sürekli hap kullanıyor. Bir gün evden çıkarken madalyaları yanına almış. Eve geldiğinde de kaybettim, dedi. Sen bu madalyaları sattın diyemiyorum; çünkü çok sinirleniyor, sürekli bağırıp çağırıyor. Şimdi de devlet, yeni madalyalar yapıyormuş fakat bunları satacaklarmış. Benim de o madalyaları alacak param yok. Madalyalarıma kavuşmak isterim; çünkü onlar benim için bir anı. Hafızam artık çok iyi değil; ancak fotoğraflar ve o günlere ait şeylerle hatırlayabiliyorum. Ve benim bir yanım o günleri unutmak istemiyor.
Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!
Ben Diyarbakırlıyım, Kürdüm. Biz Kore’de Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap hep birlikte savaştık. Yalnız Kore’de değil; birçok yerde omuz omuza savaştık. Savaştığımız gibi de birçok zorluğa birlikte göğüs gerdik. Şimdi bir kardeş kavgası yaratmaya çalışıyorlar. Biz ortak tarihi paylaşıyoruz. Ne olursa olsun kardeş olarak yaşamaya devam etmeliyiz. Savaşın ne kadar acımasız olduğunu ben gördüm, ben yaşadım. Kore’deyken karşı taraftakilerin, ne yiyecek ekmeği ne de içecek suyu vardı. Açlıktan mideleri şişmişti. Bize gelen emir üzerine yemek artıklarımızın bile toprağa gömülmesi gerektiği söylendi. Türkiye’den giden askerlerse daha az yer, geriye kalını ulaşabilecekleri yerlere bırakarak gelip almalarını sağlarlardı. Sivil halktı bunlar, çocukların, kadınların, masum insanların açlıktan ölmelerine nasıl izin verelim? Savaşın masum yanıdır onlar. Her şey aklından gider; ama bir çocuğun bakışı aklına takılır. Açlıktan ölmesi ise seni de öldürür.”
Bir zamanlar ülkesi için kahramanca çarpışan Kore Gazisi Hasan Amca ve kendilerine ulaşıp seslerini duyurma fırsatı bulamadığımız tüm gazilerimize yaşam koşullarının iyileştirilmesi için devletin ilgili kurumlarından maddi ve manevi destek bekliyoruz. Öncelikli görevimizin kamuoyunu bilgilendirmek olduğunun farkındayız ve gazetecilikte tarafsızlık iddia edilse de biz bu konuda tarafız.
Bir tarihçi değil ama o tarihe tanık!
Bakın size o Kore’ye nasıl gittiğimizi anlatayım. Biliyorum okulunuzda öğretmişlerdir bunları size, ama bir kere de benden dinleyin:
“1950–1953 yılları arasında yapılan, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki bir savaş çıktı. Çıkan bu savaşa Çin müdahale edince savaş uluslar arası bir boyut kazandı. Türkiye ise, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşünüyordu, fakat sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Kore Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen bu birlik; her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu. Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay; 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçildi.
Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’a aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Bizler, burada bekletilmeden Taegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirdik.
Taegu’da Türk Tugayı, Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Bu yeni malzemeyi kullanmamız için eğitiminden geçtik. Daha sonra ise 10 Kasım 1950’de cepheye hareket ettik. Önce Seul’un 60–100 km kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlendik. Belirli bir süre sonra da bizi Kunuri bölgesine gönderdiler.
.jpg)
1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2. Türk Tugayına devretti. İşte ben bu ikinci tugay arasında yer aldım. 20 Ağustos 1952’de ise Üçüncü, 6 Temmuz 1953’te de Dördüncü Türk Tugayı bu görevi devraldı.
Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 arkadaşım ki bunlardan 120 tanesi benim yanımda şehit oldu; ayrıca 2147 arkadaşım da yaralandı. Bunların dışında Türk birliklerinden 234 silah arkadaşım tutsak düşerken, 175 silah arkadaşımdan ise hiç haber alınamadı. Bütün bunlara rağmen üstün başarı göstererek tüm dünyanın takdirini topladık. Türkiye, bu savaşın ardından NATO’ya alındı.(18 Şubat 1952)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
