31 Mayıs 2008 Cumartesi

Ekmeğini çöpten çıkaran Kore Gazisi



Haber: Hacer Persıdat-Müjgan Yağmur
Fotoğraflar: Müjgan Yağmur
Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!

Menderes iktidarı döneminde, Türkiye’nin Nato’ya üyeliğinin hızlanması için Kore’ye gönderilen birliğin içindeydi. Bir başkasının savaşı için, hiç tanımadıkları, dillerini bile bilmedikleri insanların topraklarında kahramanca savaşmışlardı onlar. Yanı başında 120 arkadaşı şehit olmuş, binlercesi de yaralanmıştı. Kaybolanlar da cabası. Hasan Sadak ülkesine dönüp geldiğinde kahramanca mücadelesi için madalya kuyruğunda buldu kendini. Yıl 2008… Yer Mersin… Bir başka kuyruk bu kez… Kore Gazisi Hasan Amca madalya değil, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın dağıttığı bir torba kömür kuyruğunda…

Yanına gittiğimizde kendini “Çöpten ekmek yiyen Kore Gazisi benim’’ diye tanıttı. Mavi gömleği, kir pas içindeki şalvarı, eskimiş ayakkabısı ve şapkası onun gazi kimliğinden ipucu vermiyordu. Kalkıp da ben Kore Gazisiyim, bu da kimliğim demediği sürece kimse inanmazdı onun gazi olduğuna. Yürürken çektiği zorluğu bastonuna dayanarak gidermeye çalışıyordu. Arada bize bakarak gülümsüyor, yaşlılık işte diyerek yola devam etmeye çalışıyordu. Üstelik bir torba kömürü de

henüz gelmediği gerekçesiyle alamamıştı. Söyleşi yapmak için evine doğru yürürken “Ne öğrenmek istiyorsunuz çocuklar benden?” dedi. “Her şeyi” diye yanıtladık…

“Şimdi siz bana anlatın diyorsunuz. Ben size ne anlatayım, ya da nereden başlayayım? Ben bu dünyaya çilemi tamamlamaya gelmişim ve belki de üç-beş günlük bir ömrüm kalmış. Şimdi hala dinlemek istiyor musunuz beni?” demesi bizi yıldırmıyor. Ve başlıyor anlatm

“Diyarbakırlıyım yaklaşık 30 yıldır Mersin’de yaşıyorum. Evlendiğimde 17 yaşımdaydım, şimdi 58 yıllık evliyim; 13 çocuğum vardı, bunlarda 6’sını kaybettim. Şimdi 7 çocuğum, 22 torunum var. Oğlum ve eşimle yaşıyorum, diğer çocuklarımın da her biri bir yerde. Ben de zar zor geçinmeye çalışıyorum. Bir zamanlar bu ülkenin kahramanlarıydık; şimdi ise kendimi bir baş belası olarak görüyorum.
Kore’ye 1952 yılında gittim. Sorsanız niye gittiniz diye nedenini ben de bilmiyorum. Bir emir geldi ve bizde gittik. Orada gösterdiğimiz başarıdan dolayı Türkiye’yi NATO’ya aldılar. Türkiye’nin o dönemde tanınmasına çok büyük katkılarımız oldu. Bunun yanı sıra çok büyük acılar da yaşadık. Benim bölüğümde bir kere de 120 tane arkadaşım öldü. Yanımda, gözlerimin önünde. Hiçbir şey yapamadım. Kimi zaman rüyamda gördüm. Rüyamda kanı gördüm. Arkadaşlarımın toprağa nasıl düştüğünü gördüm. Savaşı gördüm. Bakmayım bunların rüya olduğuna hepsi gerçek. Aslında bazen keşke arkadaşlarımla beraber ölseydim diyorum. Ama işte dedim ya daha çekilecek çilem varmış benim. Savaştık bizler. Sonra da yurdumuza döndük. Kahramandım o zamanlar şimdi ise çöp toplayarak geçiniyorum”.

“Üç kuruş paraya muhtacım” dedi sesi titreyerek ve devam etti:
“Yardımlarla, çöplerle geçinmeye çalışıyorum. 280 YTL gazi maaş alıyorum. 200 YTL’si ev kirasına gidiyor. Geriye 80 YTL kalıyor. Ben bu parayla ne yapabilirim ki? Bu parayla insan bu devirde ne kadar ayakta kalır? Tek kişi bile olsan bu parayla yaşabilir misin? Bu hükümet sosyal güvencesi olmayan gazilere 440 YTL maaş bağladı. Maaşımızı 1 Temmuz 2007 tarihinde almamız gerekiyordu; ama hala bu parayı alamadık. Bunun dışında valilik tarafından altı ayda bir 50 ya da 100 YTL para yardımı ve kış mevsimi geldiğinde de kömür yardımı yapılıyor. Deniz kenarında önceden bir evim vardı; fakat tapusu olmadığı için belediye yıktı. Yani anlayacağınız çocuklar, evlatlarım dışında bu dünyada hiçbir şeyim yok”.

Eski fotoğrafına bakıp anlatmaya devam ediyor:

“Beterin de beteri var diyerek yaşamaya çalışıyorum. Çocuklarıma bile sahip çıkamıyorum. Bir oğluma halası bakıyor, diğerleri de zar zor büyüdü gitti. Ben en çok ne zaman acı çekiyorum biliyor musunuz? Bayramlarda. O zaman bütün torunlarım geliyor. Ama çocuklar işte anlatamıyorsun yokluğu. Bayram harçlığı isteyen gözlerle sana bakınca şu duvar yarılsa da içine girsem diyorsun.”



Madalyalarımı oğlum sattı!

Bu kadar sıkıntının içinde tek avuntusu madalyalarıydı ancak…
“Savaştan döndüğümüzde bize iki madalya verdiler. Bu madalyalardan birini Kore Hükümeti verdi. Bronz bir madalyaydı. Diğerini de bizim hükümetimiz verdi. Ben çok iyi sakladım ama işte bir tek benle olacak iş değil. Oğlum uyuşturucu madde bağımlısı sürekli hap kullanıyor. Bir gün evden çıkarken madalyaları yanına almış. Eve geldiğinde de kaybettim, dedi. Sen bu madalyaları sattın diyemiyorum; çünkü çok sinirleniyor, sürekli bağırıp çağırıyor. Şimdi de devlet, yeni madalyalar yapıyormuş fakat bunları satacaklarmış. Benim de o madalyaları alacak param yok. Madalyalarıma kavuşmak isterim; çünkü onlar benim için bir anı. Hafızam artık çok iyi değil; ancak fotoğraflar ve o günlere ait şeylerle hatırlayabiliyorum. Ve benim bir yanım o günleri unutmak istemiyor.


Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!

Ben Diyarbakırlıyım, Kürdüm. Biz Kore’de Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap hep birlikte savaştık. Yalnız Kore’de değil; birçok yerde omuz omuza savaştık. Savaştığımız gibi de birçok zorluğa birlikte göğüs gerdik. Şimdi bir kardeş kavgası yaratmaya çalışıyorlar. Biz ortak tarihi paylaşıyoruz. Ne olursa olsun kardeş olarak yaşamaya devam etmeliyiz. Savaşın ne kadar acımasız olduğunu ben gördüm, ben yaşadım. Kore’deyken karşı taraftakilerin, ne yiyecek ekmeği ne de içecek suyu vardı. Açlıktan mideleri şişmişti. Bize gelen emir üzerine yemek artıklarımızın bile toprağa gömülmesi gerektiği söylendi. Türkiye’den giden askerlerse daha az yer, geriye kalını ulaşabilecekleri yerlere bırakarak gelip almalarını sağlarlardı. Sivil halktı bunlar, çocukların, kadınların, masum insanların açlıktan ölmelerine nasıl izin verelim? Savaşın masum yanıdır onlar. Her şey aklından gider; ama bir çocuğun bakışı aklına takılır. Açlıktan ölmesi ise seni de öldürür.”

Bir zamanlar ülkesi için kahramanca çarpışan Kore Gazisi Hasan Amca ve kendilerine ulaşıp seslerini duyurma fırsatı bulamadığımız tüm gazilerimize yaşam koşullarının iyileştirilmesi için devletin ilgili kurumlarından maddi ve manevi destek bekliyoruz. Öncelikli görevimizin kamuoyunu bilgilendirmek olduğunun farkındayız ve gazetecilikte tarafsızlık iddia edilse de biz bu konuda tarafız.

Bir tarihçi değil ama o tarihe tanık!
Bakın size o Kore’ye nasıl gittiğimizi anlatayım. Biliyorum okulunuzda öğretmişlerdir bunları size, ama bir kere de benden dinleyin:
“1950–1953 yılları arasında yapılan, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki bir savaş çıktı. Çıkan bu savaşa Çin müdahale edince savaş uluslar arası bir boyut kazandı. Türkiye ise, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşünüyordu, fakat sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Kore Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen bu birlik; her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu. Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay; 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçildi.
Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’a aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Bizler, burada bekletilmeden Taegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirdik.
Taegu’da Türk Tugayı, Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Bu yeni malzemeyi kullanmamız için eğitiminden geçtik. Daha sonra ise 10 Kasım 1950’de cepheye hareket ettik. Önce Seul’un 60–100 km kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlendik. Belirli bir süre sonra da bizi Kunuri bölgesine gönderdiler.

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2. Türk Tugayına devretti. İşte ben bu ikinci tugay arasında yer aldım. 20 Ağustos 1952’de ise Üçüncü, 6 Temmuz 1953’te de Dördüncü Türk Tugayı bu görevi devraldı.
Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 arkadaşım ki bunlardan 120 tanesi benim yanımda şehit oldu; ayrıca 2147 arkadaşım da yaralandı. Bunların dışında Türk birliklerinden 234 silah arkadaşım tutsak düşerken, 175 silah arkadaşımdan ise hiç haber alınamadı. Bütün bunlara rağmen üstün başarı göstererek tüm dünyanın takdirini topladık. Türkiye, bu savaşın ardından NATO’ya alındı.(18 Şubat 1952)

Hiç yorum yok: