31 Mayıs 2008 Cumartesi

Yaşam sürgünleri: Mülteciler


Haber: Özlem Sevgi & Hacer Persıdat
Fotoğraf: Özlem Sevgi

Taliban, babam ve iki kardeşimi aldıktan kısa bir süre sonra diğer kardeşim üzerinde baskı uygulamaya başlayınca çareyi yurtdışına kaçmakta buldu. Bu topraklarda büyümek suç, kum saati sıranın bana geldiğini gösteriyordu.

Babamı ve iki kardeşimi alıp götürdüler; sürekli olarak evimize saldırı düzenliyorlardı. Bazen de evimize gelip kafama silah dayıyorlardı. “Baban ve kardeşlerin hakkında bildiklerin bize söyleyeceksin” diye. Küçüktüm bir şey bilmiyordum ki söyleyeyim. Yani kaçmaktan başka bir yol yoktu. Biliyorum diğer mülteciler gibi belki çıkacağım bu yolculuk hayatımın sonu olabilirdi. Fakat bir umut dedim…
Öyküsünü anlatacağımız bir Afganistan mültecisi. İsmini ve fotoğrafını istemediği için yayınlayamadık. İstedik ki bu öykü kaçmak zorunda kalanların, öyküsü olsun. Topraklarını ailelerini terk etmek zorunda kalan insanların belki de ortak öyküsü, yaşadıklarından dolayı bir ürkek güvercini andıran Afganistan mültecisinin hayat karşısındaki tedirginliğini onun ağzından dinleyin,

Sınırlandırılmış bütün sınırlarda, bilmediğimiz dillerde, bilmediğimiz topraklarda ve tanımadığımız bütün yüzlerde ilk adımlar…

Yunanistan sınırına girmek üzereydik. Fakat Yunan polisine yakalandık. Birkaç kez küçücük teknemizin etrafında döndüler. Anladık bu bir uyarıydı ama yola devam etmemiz gerekiyordu. Bu kez daha hızlı geldiler ve o hızdan dolayı teknemiz devrildi. Denize düştük ama botumuza bir şey olmadı, düzeltip bindik yola devam etmek istedik bu kez de gelip bizi kendi teknelerine aldılar. Bize sordukları ilk soru paranız var mı oldu. Var dedik, paralarımızı bizden aldılar. Sonrada dövmeye başladılar. Bilmiyorum ellerinde cop gibi bir şey vardı. Vurdukları yerlerimizi kıpırdatamıyorduk sanki elektrik veriyorlarmış gibi… Paralarımızı aldıktan sonra bizi geldiğimiz bota bindirip geri dönmemizi istediler. Nereye nasıl gidecektik? Hiçbir şey bilmiyorduk, artık paramızda kalmamıştı. Kapkaranlıktı her taraf, öyle karanlıktı ki ve ben o kadar umutsuzdum ki anlatamam. Bazı şeyleri yaşamak gerekiyor anlatmak o kadar yetersiz ki… İlerledikçe karanlık bir delikte düşüyor gibiydim. Artık yarını göremeyeceğimi düşünmeye başladım bir daha güneşi, ailemi, topraklarımı göremeyeceğim diyordum. Ben birçok defa ölümün kıyısına geldim; bu çok farklıydı o zaman hiçbir umut yoktu. Ama bir ışık gördük. Aramızdan bir arkadaşım sanırım burası Türkiye sınırı dedi. Derin bir soluk aldım.

Yelkovan, bir kez daha soluk alabilme umuduyla ve ölüm kokan topraklara geri dönme umutsuzluğuyla dönüp duruyordu.

Türkiye sınırına yaklaştığımızda polisler bizi alıp karakola götürdüler. daha sonra mültecilerin kaldığı yere gittik. Burada bir kişiye telefon açma hakkımız vardı. Fakat kimi arayacağımı bilemiyordum. Yanımda bir arkadaşım vardı. Onun İstanbul’da tanıdıkları vardı. O ulaşabileceğim birisi varsa söylememi istedi, bende yurtdışında bir kardeşim var ona ulaşmalarını istedim. Tamam dedi. Kardeşimde benim gibi mülteci olarak gitti. Birkaç gün geçtikten sonra telefonda görüştüm. Çok farklı bir duyguydu birbirimizi sınıyorduk. Acaba gerçekten kardeş miydik?
Telefonun diğer ucundaydı kardeşim, bunu bilmek garip ve bir o kadar da güzel bir duyguydu. Uluslararası Af Örgütü’yle görüşen kardeşim çalışmaları başlattı Siz belki de bana kaç hafta, kaç gün sürdü diyeceksiniz? Ama benim davam birkaç saat içerisinde sonuçlanmıştı. Artık buradan durumunun ne kadar ciddi olduğunu anlayın. Dava sonucu açıklanacağı gün Türkiye bizi sınır dışı etmeye hazırlanıyordu. Havaalanına gittik. Oradaki polisten öğrendim. Diğer arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Benim için bir mucizeydi Türkiye’de kalmak. Daha sonra Türkiye altı ayda bir yenilenen oturma izni verdi. Burada çok iyi insanlarla karşılaştım, kötü insanlarda oldu ancak karşılaştığım birçok insan iyiydi. Türkiye’yi gerçekten çok sevdim. Afganistan’ın da burası gibi olmasını isterdim. Türkiye’de Müslüman bir ülke fakat Afganistan gibi sert kuralları yok. Orada kadınlar okuyamıyor, çalışamıyor, tek başlarına sokağa çıkamıyorlar.














Yollar bize yabancı kalır biz yollara, adımız mülteci olur devrik cümlelerinizde ve öylece geçip gideriz hayatınızın karesinden…..

Afganistan’dan Pakistan’a geçtiğimizde karşılaştıklarımız ülkemizde yaşadıklarımızdan pek farklı değildi. Bir kere mülteciyseniz hayat sizin için iki kat daha zordur. Çalışacak iş yok bu yüzden yiyecek yemeğimizde yok. Hep bir tedirginlik içindeydik. Fakir insanların kaldığı bir yer vardı, bunların büyük çoğunluğunu mülteciler oluşturuyordu biz de buraya yerleştik. Annem korkuyordu. Benimde babam ve diğer iki ağabeyim gibi öldürüleceğimi düşünüyordu. Bu nedenle o benden daha sıkıntılıydı. Kafasında bir şeyler tasarlıyordu ama bize bir şey söylemiyordu. Daha sonradan öğrendim beni yanına çağırdı, oğlum dedi biliyorsun durumunu hayatın tehlikede ve bu yüzden gitmen gerekiyor. Ben gerekli olan her şeyi hazırladım. Senin artık bir yolculuğa çıkman lazım. Ve ben de geldim yaklaşık olarak da bir yıldır da ailemden haber alamıyorum. Ne yapıyorlar, öldüler mi kaldılar mı haberim yok. Ve ben bu yolculuğa çıktığımda daha 17 yaşındaydım. Şimdi 18’deyim. Bilmediğim birçok yerden geçtim. Bazı yerlerde gördüm ki benim yaşımda olanlara çocuk diyorlarmış, ben çocukluk nedir bilmiyorum. Bazı yerlerde elektrik varmış, internet, televizyon, gazeteler varmış. Ben bunları hiç bilmiyordum. Dışarı çıktığımda öğrendim. Ama şimdi bana sorsanız en çok nerede olmak istersin diye ben size kendi topraklarımda derim. Burada olduğuma bakmayın kafam orada bir insan için köklerinden koparılmak kadar kötü hiçbir şey yoktur. En çok neyi özlediğimi sorsanız size annem ve kardeşlerim derim. Pakistan’da bıraktım ailemi annem ve 5 kardeşim orada kaldı. Bu kardeşlerimin en küçüğü erkek diğerleri kız, dokuz kardeşiz. Söylediğim gibi iki kardeşim Taliban güçleri tarafından götürüldü ve bir daha haber alamadık. Bir kardeşim hayatı tehlikede olduğu için kaçmak zorunda kaldı. Diğerleri ise, annemle bir aradalar

Bir iki dakika durun sorularınız beni yoruyor yaşadıklarıma götürüyor, düşüncelerim şimdi bütün çarpışmaların içinde, tek suçum Afganistan’da doğmak mı? Ve gözyaşları…….

Afganistan’da yaklaşık olarak dört grup var. Hazaralar, Tacikler, Özbekler, Peştunlardan oluşuyor. Bizim dahil olduğumuz grup Hazaralardır. Daha demokrat ve dini konuda daha ılımlıdırlar. Diğer gruplar çok daha radikal düşüncelere sahip, bu nedenle üzerimizde büyük bir baskı vardı.” Terk edeceksiniz bu toprakları, yeriniz yok burada” diyorlardı. Defalarca evimize saldırılar düzenlendi. Babamın Demokrat Parti için çalışması bu baskıları daha çok arttırıyordu. Bu saldırıların bazılarında evimizi basıp kitaplarımızı neyimiz varsa yakıyorlardı. Bütün bunlar yaşanırken ben daha çocuktum. Taliban ise bizim yurdumuza geldiğinde barış getireceğim dedi. Sizin de bu topraklarda yaşamaya hakkınız var. Bizlerde sevindik. Fakat Taliban biraz güçlendiğinde işler değişti. En büyük zulmünü o bize yaptı. Her gün savaş, her gün kan, bütün bunlar artık bizim hayatımızın birer parçası olmuştu. Ta ki Taliban babamı ve iki kardeşimi götürünceye kadar; O nokta da hayatımız değişti kendilerinden bir daha hiç haber alamadık. Öldüler mi hala yaşıyorlar mı bilmiyoruz. Şimdi de Afganistan topraklarına ABD girdi. Taliban’ı yok etmek için, bizler de biliyoruz ki Taliban’ın orada güçlenmesini sağlayan ABD’nin kendisidir. Taliban onların istediklerinin dışına çıkınca mı kötü oldu. Şunu kabul ediyorum. ABD geldikten sonra bazı bölgelerde kadınlar okula gitmeye başladılar daha rahat gezebiliyorlar fakat unutmamak gerekir ki Taliban da bize,” size barış getireceğiz demişti” güçlendikçe gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. Dünyanın en zengin uranyum yatakları Afganistan’da yani ABD’nin Afganistan’a girmesi bizim daha iyi koşullarda yaşamamız değil, bu zenginlikleri elinde tutmaktı Elde ettikten sonra da bizim topraklarımız daha kötü hale gelecek. Bazen düşüncelerimle çatışıyorum benim suçum neydi, oradaki masum halkın suçu neydi, bizim suçumuz bu o topraklarda doğmak mıydı, benim suçum Afganistan’da doğmak mıydı? Ve kelimeler göz yaşları arasında sessizleşiyor…

Hiç yorum yok: