31 Mayıs 2008 Cumartesi

Camdan çocuğun kırıklıkları



Haber: Hatıra Seki
Fotoğraf: Kerem Kocalar


Kemiklerde sık ve kolay kırılma olarak kendisini gösteren cam kemik (Osteogenesis Imperfecta) hastalığı, doğduğu andan itibaren yakasını bırakmamış Ali’nin. Hastalığının üstesinden geleceğini ispatlarcasına gösteriyor tebessümlerini ve geleceğe dair planlarını anlatıyor kocaman yüreğini açarak 11 yaşındaki dördüncü sınıf öğrencisi Ali Badiç.

“İnsanlara şifa dağıtacağım”


Annesinin gözlerinin içine bakarak hayallerini anlatan Ali, annesinin desteğini beklercesine, başlıyor sözlerine: ‘arkadaşlarımla doya doya oynayamadım, başkalarının aynı acıları yaşamaması için ileride eczacı olup insanlara şifa dağıtacağım.’ Gözlerine bakmak yetiyor Ali’yi anlamak için. Hasretini çektiği şeylerin bununla sınırlı olmadığını, anlatıyor gözleri.

11 yıl 6 ameliyat


Yetişkin bir insanın dahi altından kolaylıkla kalkamayacağı acılar çeken Ali, bugüne kadar 6 ameliyat geçirerek sağlığına kavuşmanın hayalini kurmuş. Üç ay önce bacak kemiği tekrar kırılan Ali, belki bundan sonra da sağlığına kavuşabilmek için pek çok ameliyata girecek.
Annesi Gülsüm Badiç evlere temizliğe giderlen, babası seyyar satıcılıkla ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyor. Maddi imkansızlıklar nedeniyle çocuklarını Mersin dışında hiçbir hastanede tedavi ettiremediklerini dile getiren Gülsüm Badiç, oğlunun yaşadıklarını seyretmekten başka bir şey yapamadığını yaşlı gözlerle anlatıyor: ‘Hastalandığı ilk günden itibaren Mersin’de, çalmadık kapı bırakmadık, ancak bundan öteye gidemedik. Çocuğumun hastalığı için kimi doktorlar, ergenlik döneminden sonra geçeceğini söylerken kimisi de ömür boyu süreceğini söylüyor. Her gün gözümün önünde çocuğumun eridiğini görmek, ellerim kollarım bağlı oturmak beni kahrediyor. “En büyük hayalim, oğlumun rahatsızlığının ne zaman geçeceğini öğrenmek.’

Derslerinde çok başarılı


Tedavisine ara verildiği zamanlarda Barbaros İlköğretim Okulu'ndaki eğitimine devam eden Ali Badiç, arkadaşları tarafından büyük bir sevgiyle karşılanıyor. Ali’nin en büyük dileği arkadaşlarıyla beraber teneffüs zili çalar çalmaz okul bahçesine koşmak. Ondan övgüyle bahseden öğretmenleri yaşadığı zorluklara rağmen eğitim aşkıyla hayata tutunan Ali’nin herkes için örnek olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Derslere devam edemeyen ancak arkadaşlarından aldığı notlarla evde derslerine çalışan Ali, eğitiminden geri kalmıyor.


Gurbet Sürgünleri 2

Yaşam sürgünleri: Mülteciler


Haber: Özlem Sevgi & Hacer Persıdat
Fotoğraf: Özlem Sevgi

Taliban, babam ve iki kardeşimi aldıktan kısa bir süre sonra diğer kardeşim üzerinde baskı uygulamaya başlayınca çareyi yurtdışına kaçmakta buldu. Bu topraklarda büyümek suç, kum saati sıranın bana geldiğini gösteriyordu.

Babamı ve iki kardeşimi alıp götürdüler; sürekli olarak evimize saldırı düzenliyorlardı. Bazen de evimize gelip kafama silah dayıyorlardı. “Baban ve kardeşlerin hakkında bildiklerin bize söyleyeceksin” diye. Küçüktüm bir şey bilmiyordum ki söyleyeyim. Yani kaçmaktan başka bir yol yoktu. Biliyorum diğer mülteciler gibi belki çıkacağım bu yolculuk hayatımın sonu olabilirdi. Fakat bir umut dedim…
Öyküsünü anlatacağımız bir Afganistan mültecisi. İsmini ve fotoğrafını istemediği için yayınlayamadık. İstedik ki bu öykü kaçmak zorunda kalanların, öyküsü olsun. Topraklarını ailelerini terk etmek zorunda kalan insanların belki de ortak öyküsü, yaşadıklarından dolayı bir ürkek güvercini andıran Afganistan mültecisinin hayat karşısındaki tedirginliğini onun ağzından dinleyin,

Sınırlandırılmış bütün sınırlarda, bilmediğimiz dillerde, bilmediğimiz topraklarda ve tanımadığımız bütün yüzlerde ilk adımlar…

Yunanistan sınırına girmek üzereydik. Fakat Yunan polisine yakalandık. Birkaç kez küçücük teknemizin etrafında döndüler. Anladık bu bir uyarıydı ama yola devam etmemiz gerekiyordu. Bu kez daha hızlı geldiler ve o hızdan dolayı teknemiz devrildi. Denize düştük ama botumuza bir şey olmadı, düzeltip bindik yola devam etmek istedik bu kez de gelip bizi kendi teknelerine aldılar. Bize sordukları ilk soru paranız var mı oldu. Var dedik, paralarımızı bizden aldılar. Sonrada dövmeye başladılar. Bilmiyorum ellerinde cop gibi bir şey vardı. Vurdukları yerlerimizi kıpırdatamıyorduk sanki elektrik veriyorlarmış gibi… Paralarımızı aldıktan sonra bizi geldiğimiz bota bindirip geri dönmemizi istediler. Nereye nasıl gidecektik? Hiçbir şey bilmiyorduk, artık paramızda kalmamıştı. Kapkaranlıktı her taraf, öyle karanlıktı ki ve ben o kadar umutsuzdum ki anlatamam. Bazı şeyleri yaşamak gerekiyor anlatmak o kadar yetersiz ki… İlerledikçe karanlık bir delikte düşüyor gibiydim. Artık yarını göremeyeceğimi düşünmeye başladım bir daha güneşi, ailemi, topraklarımı göremeyeceğim diyordum. Ben birçok defa ölümün kıyısına geldim; bu çok farklıydı o zaman hiçbir umut yoktu. Ama bir ışık gördük. Aramızdan bir arkadaşım sanırım burası Türkiye sınırı dedi. Derin bir soluk aldım.

Yelkovan, bir kez daha soluk alabilme umuduyla ve ölüm kokan topraklara geri dönme umutsuzluğuyla dönüp duruyordu.

Türkiye sınırına yaklaştığımızda polisler bizi alıp karakola götürdüler. daha sonra mültecilerin kaldığı yere gittik. Burada bir kişiye telefon açma hakkımız vardı. Fakat kimi arayacağımı bilemiyordum. Yanımda bir arkadaşım vardı. Onun İstanbul’da tanıdıkları vardı. O ulaşabileceğim birisi varsa söylememi istedi, bende yurtdışında bir kardeşim var ona ulaşmalarını istedim. Tamam dedi. Kardeşimde benim gibi mülteci olarak gitti. Birkaç gün geçtikten sonra telefonda görüştüm. Çok farklı bir duyguydu birbirimizi sınıyorduk. Acaba gerçekten kardeş miydik?
Telefonun diğer ucundaydı kardeşim, bunu bilmek garip ve bir o kadar da güzel bir duyguydu. Uluslararası Af Örgütü’yle görüşen kardeşim çalışmaları başlattı Siz belki de bana kaç hafta, kaç gün sürdü diyeceksiniz? Ama benim davam birkaç saat içerisinde sonuçlanmıştı. Artık buradan durumunun ne kadar ciddi olduğunu anlayın. Dava sonucu açıklanacağı gün Türkiye bizi sınır dışı etmeye hazırlanıyordu. Havaalanına gittik. Oradaki polisten öğrendim. Diğer arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Benim için bir mucizeydi Türkiye’de kalmak. Daha sonra Türkiye altı ayda bir yenilenen oturma izni verdi. Burada çok iyi insanlarla karşılaştım, kötü insanlarda oldu ancak karşılaştığım birçok insan iyiydi. Türkiye’yi gerçekten çok sevdim. Afganistan’ın da burası gibi olmasını isterdim. Türkiye’de Müslüman bir ülke fakat Afganistan gibi sert kuralları yok. Orada kadınlar okuyamıyor, çalışamıyor, tek başlarına sokağa çıkamıyorlar.














Yollar bize yabancı kalır biz yollara, adımız mülteci olur devrik cümlelerinizde ve öylece geçip gideriz hayatınızın karesinden…..

Afganistan’dan Pakistan’a geçtiğimizde karşılaştıklarımız ülkemizde yaşadıklarımızdan pek farklı değildi. Bir kere mülteciyseniz hayat sizin için iki kat daha zordur. Çalışacak iş yok bu yüzden yiyecek yemeğimizde yok. Hep bir tedirginlik içindeydik. Fakir insanların kaldığı bir yer vardı, bunların büyük çoğunluğunu mülteciler oluşturuyordu biz de buraya yerleştik. Annem korkuyordu. Benimde babam ve diğer iki ağabeyim gibi öldürüleceğimi düşünüyordu. Bu nedenle o benden daha sıkıntılıydı. Kafasında bir şeyler tasarlıyordu ama bize bir şey söylemiyordu. Daha sonradan öğrendim beni yanına çağırdı, oğlum dedi biliyorsun durumunu hayatın tehlikede ve bu yüzden gitmen gerekiyor. Ben gerekli olan her şeyi hazırladım. Senin artık bir yolculuğa çıkman lazım. Ve ben de geldim yaklaşık olarak da bir yıldır da ailemden haber alamıyorum. Ne yapıyorlar, öldüler mi kaldılar mı haberim yok. Ve ben bu yolculuğa çıktığımda daha 17 yaşındaydım. Şimdi 18’deyim. Bilmediğim birçok yerden geçtim. Bazı yerlerde gördüm ki benim yaşımda olanlara çocuk diyorlarmış, ben çocukluk nedir bilmiyorum. Bazı yerlerde elektrik varmış, internet, televizyon, gazeteler varmış. Ben bunları hiç bilmiyordum. Dışarı çıktığımda öğrendim. Ama şimdi bana sorsanız en çok nerede olmak istersin diye ben size kendi topraklarımda derim. Burada olduğuma bakmayın kafam orada bir insan için köklerinden koparılmak kadar kötü hiçbir şey yoktur. En çok neyi özlediğimi sorsanız size annem ve kardeşlerim derim. Pakistan’da bıraktım ailemi annem ve 5 kardeşim orada kaldı. Bu kardeşlerimin en küçüğü erkek diğerleri kız, dokuz kardeşiz. Söylediğim gibi iki kardeşim Taliban güçleri tarafından götürüldü ve bir daha haber alamadık. Bir kardeşim hayatı tehlikede olduğu için kaçmak zorunda kaldı. Diğerleri ise, annemle bir aradalar

Bir iki dakika durun sorularınız beni yoruyor yaşadıklarıma götürüyor, düşüncelerim şimdi bütün çarpışmaların içinde, tek suçum Afganistan’da doğmak mı? Ve gözyaşları…….

Afganistan’da yaklaşık olarak dört grup var. Hazaralar, Tacikler, Özbekler, Peştunlardan oluşuyor. Bizim dahil olduğumuz grup Hazaralardır. Daha demokrat ve dini konuda daha ılımlıdırlar. Diğer gruplar çok daha radikal düşüncelere sahip, bu nedenle üzerimizde büyük bir baskı vardı.” Terk edeceksiniz bu toprakları, yeriniz yok burada” diyorlardı. Defalarca evimize saldırılar düzenlendi. Babamın Demokrat Parti için çalışması bu baskıları daha çok arttırıyordu. Bu saldırıların bazılarında evimizi basıp kitaplarımızı neyimiz varsa yakıyorlardı. Bütün bunlar yaşanırken ben daha çocuktum. Taliban ise bizim yurdumuza geldiğinde barış getireceğim dedi. Sizin de bu topraklarda yaşamaya hakkınız var. Bizlerde sevindik. Fakat Taliban biraz güçlendiğinde işler değişti. En büyük zulmünü o bize yaptı. Her gün savaş, her gün kan, bütün bunlar artık bizim hayatımızın birer parçası olmuştu. Ta ki Taliban babamı ve iki kardeşimi götürünceye kadar; O nokta da hayatımız değişti kendilerinden bir daha hiç haber alamadık. Öldüler mi hala yaşıyorlar mı bilmiyoruz. Şimdi de Afganistan topraklarına ABD girdi. Taliban’ı yok etmek için, bizler de biliyoruz ki Taliban’ın orada güçlenmesini sağlayan ABD’nin kendisidir. Taliban onların istediklerinin dışına çıkınca mı kötü oldu. Şunu kabul ediyorum. ABD geldikten sonra bazı bölgelerde kadınlar okula gitmeye başladılar daha rahat gezebiliyorlar fakat unutmamak gerekir ki Taliban da bize,” size barış getireceğiz demişti” güçlendikçe gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. Dünyanın en zengin uranyum yatakları Afganistan’da yani ABD’nin Afganistan’a girmesi bizim daha iyi koşullarda yaşamamız değil, bu zenginlikleri elinde tutmaktı Elde ettikten sonra da bizim topraklarımız daha kötü hale gelecek. Bazen düşüncelerimle çatışıyorum benim suçum neydi, oradaki masum halkın suçu neydi, bizim suçumuz bu o topraklarda doğmak mıydı, benim suçum Afganistan’da doğmak mıydı? Ve kelimeler göz yaşları arasında sessizleşiyor…

Çorak toprağın 15 çocuğu filizlendi, kuruyan dallara yağmurun damlacıkları değdi yeşeren yeni meyveler: Umudun Çocukları




Haber: Hacer Persidat ve Ferah Poyraz
Fotoğraflar:Hacer Persidat

Umudun çocukları koyduk onların adını. Günlük yaşamda yanlarına yaklaşmaya korktuğumuz, tinerci, balici, çocuklardan oluşan 15 fidan onlar. En küçüğü sekiz, en büyüğü 15 yaşındaki fidanlar bu toprakların bağrında umuda yeşersin diye Mersin Valiliği tarafından Çocuk ve Gençlik Merkezi (ÇOGEM) bünyesinde Mersin Polifonik Korolar Derneği başkanı Selma Yağcı’nın katkılarıyla korist olarak yetiştiriliyor.

Söyleşiye gittiğimizde korolarının henüz bir ismi bile yoktu. Umudun Çocukları koyduk koronun adını. Göç yoluyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden gelip Mersin’e yerleşen, ancak ekonomik sorunlar nedeniyle sokakta iş, aş aramak zorunda kalan çocuklarımız… Dün sokakta potansiyel tehlike olarak görülen çocuklar, bugün koroda şarkı söylemeyi, korist olmayı öğreniyor.

Projenin mimarı Mersin Polifonik Korolar Derneği Başkanı Selma Yağcı koronun kuruluş amacının, sokaklarda dilenen ve çalışan çocukların topluma kazandırılması olduğunu söylüyor. Amaç bu kadar net, ama uygulamak gerçekten zor. Öyle ki, çalışmalar sırasında hocaların tiner ve bali kokan çocukları beş-on dakikadan fazla meşgul etmesi bile gerçekten yürek işi. Çünkü bu çocukların bazıları madde bağımlısı.

“Onları Fark Ettiğini Hissettirmek”

“Bu çocukların dikkatini çekmenin tek bir yolu var o da onları fark ettiğini hissettirmek” diyor hocaları Selma Yağcı ve ekliyor: “Elimi omuzlarına atıvermem, şarkı söyledikleri zaman överek yüreklendirmem çocukları birden farklılaştırıyor. Diğer bütün çocuklar gibi sahip olmayı istedikleri ama ekonomik yetersizliklerinden dolayı alamadıkları çikolata gibi küçücük şeyler bile onları mutlu etmeye yetiyor. Önce çikolata ile mutlu ettik onları, ardından hayalini kurdukları spor ayakkabı gibi giysilerle ihtiyaçlarını karşılamaya devam edeceğiz. En önemli amaç çocukların buraya devamlı gelmelerini sağlamak. Akşam eve para götürmek zorunda olduklarından bazıları çalışmalara sürekli katılamıyor. Bunu başarabilirsek bu sefer de onlara müziği sevdirmenin çabası başlayacak. Ancak sevgiyle bu çocukları sokaklardan toplayabiliriz.’’

“Polis olmak istiyorum abla, etrafta hırsız çok”

Yetersiz beslenmenin ve yaşamın ağırlığının yorgun düşürdüğü bedenler vardı karşımızda. Soru sorduğumuzda önce “Sana ne be?” cevabını veren, sonra da “Polis olmak istiyorum abla, etrafta hırsız çok” diye umudunu dile getiren çocuklar onlar. Bazıları okuma yazma bile bilmiyor ancak yine de çoğunluğu büyüyünce polis olmak istiyor. Umutlarını yitirmek üzereyken yetkililer tarafından toplanıp ÇOGEM’e getirildiler. Onlara göre bu bir dönüm noktası.

İşte kendi sözleriyle Orhan, Hasan, Sultan, Onur ve Sami’nin çıktıkları umut yolculuğunun öyküsü:


“Boyacılıktan terfi ettim”


“Boyacılıktan terfi ettim” diyor Orhan Durmaz büyük bir olgunlukla ve anlatıyor: “13 yaşındayım. Yedinci sınıf öğrencisiyim. Bu koroya boyacılık yaparken terfi ettim. Ama iyi ki de gelmişim. Koroya katılmadan önce boyacılık yaptım, çiçek sattım, terzide çalıştım, halde çalıştım, kağıt mendil ve sebze sattım. Yani abla bakma öyle 13 yaşında olduğuma ben iyi bir tüccarım. Aslında istemedim ama hayat işte ne getireceğini bilmiyoruz. Şimdi de kendimi koroda buldum. Valla abla film gibi. Boyacılık yapıyordum buradaki yetkililere yakalandım. Beni alıp buraya getirdiler. Sonra da koroya katılmak isteyip istemediğimi sordular. Ben de kabul ettim.”

“Dünyanın en güzel şeyi müzik ve bizi bırakıp giden babamız”

Hasan Yüzgül ise koroya ikiz kardeşiyle birlikte geliyor. “Kardeşin hangisi?”diyoruz. Arkasında sakladığı ufak tefek bir çocuğu çıkarıp gösteriyor. “İşte bu” diyor benim ikiz kardeşim. Küçücük bir kız çocuğunu karşımızda buluyoruz. Onlar 11 yaşındalar. beşinci sınıfa gidiyorlar. Koroda da ayrılmamışlar. Müziği çok seviyorlar. Onlara “Dünyanın en güzel şeyi nedir?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap bizi oldukça şaşırtıyor. Onlara göre dünyanın en güzel şeyi müzik ve kendilerini dokuz yıl önce kendilerini bırakıp giden babaları. Tabi sonra ekliyorlar “annemizden sonra”. Ve Hasan ve Sultan bir çırpıda anlatıyor öykülerini: “Muş’tan geldik buraya. Biz daha iki yaşındayken babam bizi bırakıp gitmiş. Zaten hiç hatırlamıyoruz. Bazen rüyalarımıza giriyor biri ama babamız mı değil mi bilmiyoruz. Annemin bir dikiş makinesi vardı. Onunla komşulara dikiş dikerdi ama bozuldu. Bu yüzden sokaklarda peçete satmaya başladık. Sonra da okula başladık. Müzik öğretmenimizin yardımıyla koroya katıldık. Büyüdüğümüzde doktor ya da polis olmak istiyoruz. Doktor olursak bir sürü insanı kurtaracağız. Hem de annemizde kalp yetmezliği var. Annemizi iyileştireceğiz. Babam gibi bizi bırakıp gitmesin diye… Polis olmak istememizin nedeniyse bütün hırsızları yakalamak. Ama bunların yanı sıra müzik hep hayatımızda olacak.”

İşlendikleri zaman birbirinden değerli hale gelecek elmasların arasındayız sanki. Pek çok yetenekleri var onların. Onur Şahin daha 10 yaşında, dördüncü sınıf öğrencisi ve üstelik 11 kardeşten biri. O da diğer arkadaşları gibi maddi olanaksızlar nedeniyle sokaklarla sekiz yaşında tanışmış. Sebze toplamış, boyacılık yapmış ve kağıt mendil satmış. Ayrıca Onur çok iyi flüt çalıyor. En çok istediği şeylerden biri bütün müzik aletlerini çalabilmeyi öğrenmek. Bir de matematik öğretmeni olmak istiyor.


“Polis olup ülkemdeki hırsızları teker teker yakalayacağım” diyor Sami Ekinci. “Büyüyünce ne olmak istersin?” dediğimizde 15 çocuktan 9’u bize aynı yanıtı verdi. Sami de onlardan biri. İlköğretim okulu üçüncü sınıf öğrencisi Sami henüz 10 yaşında ancak sözleri bizi şaşkın bırakacak kadar büyük: “Sokaklarda çok çalıştım. Ama annem de babam da bunu bilmiyordu. Görevliler beni yakaladıklarında öğrendiler. Ben onlara yük olmak istemiyorum. Çünkü babam, fakir olduğumuz için üzülüyor. Ben de bir şey almak istediğimde söyleyemiyordum. Sonra sokaklarda çalışmaya başladım. Şimdi de korodayım. Koroda olduğum için de çok mutluyum. İlk önce üzüldüm keşke ÇOGEM yetkilileri beni yakalamasalardı diye ama şimdi, iyi ki de yakalamışlar diyorum.”

Ekmeğini çöpten çıkaran Kore Gazisi



Haber: Hacer Persıdat-Müjgan Yağmur
Fotoğraflar: Müjgan Yağmur
Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!

Menderes iktidarı döneminde, Türkiye’nin Nato’ya üyeliğinin hızlanması için Kore’ye gönderilen birliğin içindeydi. Bir başkasının savaşı için, hiç tanımadıkları, dillerini bile bilmedikleri insanların topraklarında kahramanca savaşmışlardı onlar. Yanı başında 120 arkadaşı şehit olmuş, binlercesi de yaralanmıştı. Kaybolanlar da cabası. Hasan Sadak ülkesine dönüp geldiğinde kahramanca mücadelesi için madalya kuyruğunda buldu kendini. Yıl 2008… Yer Mersin… Bir başka kuyruk bu kez… Kore Gazisi Hasan Amca madalya değil, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın dağıttığı bir torba kömür kuyruğunda…

Yanına gittiğimizde kendini “Çöpten ekmek yiyen Kore Gazisi benim’’ diye tanıttı. Mavi gömleği, kir pas içindeki şalvarı, eskimiş ayakkabısı ve şapkası onun gazi kimliğinden ipucu vermiyordu. Kalkıp da ben Kore Gazisiyim, bu da kimliğim demediği sürece kimse inanmazdı onun gazi olduğuna. Yürürken çektiği zorluğu bastonuna dayanarak gidermeye çalışıyordu. Arada bize bakarak gülümsüyor, yaşlılık işte diyerek yola devam etmeye çalışıyordu. Üstelik bir torba kömürü de

henüz gelmediği gerekçesiyle alamamıştı. Söyleşi yapmak için evine doğru yürürken “Ne öğrenmek istiyorsunuz çocuklar benden?” dedi. “Her şeyi” diye yanıtladık…

“Şimdi siz bana anlatın diyorsunuz. Ben size ne anlatayım, ya da nereden başlayayım? Ben bu dünyaya çilemi tamamlamaya gelmişim ve belki de üç-beş günlük bir ömrüm kalmış. Şimdi hala dinlemek istiyor musunuz beni?” demesi bizi yıldırmıyor. Ve başlıyor anlatm

“Diyarbakırlıyım yaklaşık 30 yıldır Mersin’de yaşıyorum. Evlendiğimde 17 yaşımdaydım, şimdi 58 yıllık evliyim; 13 çocuğum vardı, bunlarda 6’sını kaybettim. Şimdi 7 çocuğum, 22 torunum var. Oğlum ve eşimle yaşıyorum, diğer çocuklarımın da her biri bir yerde. Ben de zar zor geçinmeye çalışıyorum. Bir zamanlar bu ülkenin kahramanlarıydık; şimdi ise kendimi bir baş belası olarak görüyorum.
Kore’ye 1952 yılında gittim. Sorsanız niye gittiniz diye nedenini ben de bilmiyorum. Bir emir geldi ve bizde gittik. Orada gösterdiğimiz başarıdan dolayı Türkiye’yi NATO’ya aldılar. Türkiye’nin o dönemde tanınmasına çok büyük katkılarımız oldu. Bunun yanı sıra çok büyük acılar da yaşadık. Benim bölüğümde bir kere de 120 tane arkadaşım öldü. Yanımda, gözlerimin önünde. Hiçbir şey yapamadım. Kimi zaman rüyamda gördüm. Rüyamda kanı gördüm. Arkadaşlarımın toprağa nasıl düştüğünü gördüm. Savaşı gördüm. Bakmayım bunların rüya olduğuna hepsi gerçek. Aslında bazen keşke arkadaşlarımla beraber ölseydim diyorum. Ama işte dedim ya daha çekilecek çilem varmış benim. Savaştık bizler. Sonra da yurdumuza döndük. Kahramandım o zamanlar şimdi ise çöp toplayarak geçiniyorum”.

“Üç kuruş paraya muhtacım” dedi sesi titreyerek ve devam etti:
“Yardımlarla, çöplerle geçinmeye çalışıyorum. 280 YTL gazi maaş alıyorum. 200 YTL’si ev kirasına gidiyor. Geriye 80 YTL kalıyor. Ben bu parayla ne yapabilirim ki? Bu parayla insan bu devirde ne kadar ayakta kalır? Tek kişi bile olsan bu parayla yaşabilir misin? Bu hükümet sosyal güvencesi olmayan gazilere 440 YTL maaş bağladı. Maaşımızı 1 Temmuz 2007 tarihinde almamız gerekiyordu; ama hala bu parayı alamadık. Bunun dışında valilik tarafından altı ayda bir 50 ya da 100 YTL para yardımı ve kış mevsimi geldiğinde de kömür yardımı yapılıyor. Deniz kenarında önceden bir evim vardı; fakat tapusu olmadığı için belediye yıktı. Yani anlayacağınız çocuklar, evlatlarım dışında bu dünyada hiçbir şeyim yok”.

Eski fotoğrafına bakıp anlatmaya devam ediyor:

“Beterin de beteri var diyerek yaşamaya çalışıyorum. Çocuklarıma bile sahip çıkamıyorum. Bir oğluma halası bakıyor, diğerleri de zar zor büyüdü gitti. Ben en çok ne zaman acı çekiyorum biliyor musunuz? Bayramlarda. O zaman bütün torunlarım geliyor. Ama çocuklar işte anlatamıyorsun yokluğu. Bayram harçlığı isteyen gözlerle sana bakınca şu duvar yarılsa da içine girsem diyorsun.”



Madalyalarımı oğlum sattı!

Bu kadar sıkıntının içinde tek avuntusu madalyalarıydı ancak…
“Savaştan döndüğümüzde bize iki madalya verdiler. Bu madalyalardan birini Kore Hükümeti verdi. Bronz bir madalyaydı. Diğerini de bizim hükümetimiz verdi. Ben çok iyi sakladım ama işte bir tek benle olacak iş değil. Oğlum uyuşturucu madde bağımlısı sürekli hap kullanıyor. Bir gün evden çıkarken madalyaları yanına almış. Eve geldiğinde de kaybettim, dedi. Sen bu madalyaları sattın diyemiyorum; çünkü çok sinirleniyor, sürekli bağırıp çağırıyor. Şimdi de devlet, yeni madalyalar yapıyormuş fakat bunları satacaklarmış. Benim de o madalyaları alacak param yok. Madalyalarıma kavuşmak isterim; çünkü onlar benim için bir anı. Hafızam artık çok iyi değil; ancak fotoğraflar ve o günlere ait şeylerle hatırlayabiliyorum. Ve benim bir yanım o günleri unutmak istemiyor.


Ben Diyarbakırlı Kore Gazisiyim!

Ben Diyarbakırlıyım, Kürdüm. Biz Kore’de Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap hep birlikte savaştık. Yalnız Kore’de değil; birçok yerde omuz omuza savaştık. Savaştığımız gibi de birçok zorluğa birlikte göğüs gerdik. Şimdi bir kardeş kavgası yaratmaya çalışıyorlar. Biz ortak tarihi paylaşıyoruz. Ne olursa olsun kardeş olarak yaşamaya devam etmeliyiz. Savaşın ne kadar acımasız olduğunu ben gördüm, ben yaşadım. Kore’deyken karşı taraftakilerin, ne yiyecek ekmeği ne de içecek suyu vardı. Açlıktan mideleri şişmişti. Bize gelen emir üzerine yemek artıklarımızın bile toprağa gömülmesi gerektiği söylendi. Türkiye’den giden askerlerse daha az yer, geriye kalını ulaşabilecekleri yerlere bırakarak gelip almalarını sağlarlardı. Sivil halktı bunlar, çocukların, kadınların, masum insanların açlıktan ölmelerine nasıl izin verelim? Savaşın masum yanıdır onlar. Her şey aklından gider; ama bir çocuğun bakışı aklına takılır. Açlıktan ölmesi ise seni de öldürür.”

Bir zamanlar ülkesi için kahramanca çarpışan Kore Gazisi Hasan Amca ve kendilerine ulaşıp seslerini duyurma fırsatı bulamadığımız tüm gazilerimize yaşam koşullarının iyileştirilmesi için devletin ilgili kurumlarından maddi ve manevi destek bekliyoruz. Öncelikli görevimizin kamuoyunu bilgilendirmek olduğunun farkındayız ve gazetecilikte tarafsızlık iddia edilse de biz bu konuda tarafız.

Bir tarihçi değil ama o tarihe tanık!
Bakın size o Kore’ye nasıl gittiğimizi anlatayım. Biliyorum okulunuzda öğretmişlerdir bunları size, ama bir kere de benden dinleyin:
“1950–1953 yılları arasında yapılan, Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki bir savaş çıktı. Çıkan bu savaşa Çin müdahale edince savaş uluslar arası bir boyut kazandı. Türkiye ise, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşünüyordu, fakat sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Kore Türk Silahlı Kuvvetleri adı verilen bu birlik; her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu. Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay; 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçildi.
Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’a aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Bizler, burada bekletilmeden Taegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirdik.
Taegu’da Türk Tugayı, Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Bu yeni malzemeyi kullanmamız için eğitiminden geçtik. Daha sonra ise 10 Kasım 1950’de cepheye hareket ettik. Önce Seul’un 60–100 km kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlendik. Belirli bir süre sonra da bizi Kunuri bölgesine gönderdiler.

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2. Türk Tugayına devretti. İşte ben bu ikinci tugay arasında yer aldım. 20 Ağustos 1952’de ise Üçüncü, 6 Temmuz 1953’te de Dördüncü Türk Tugayı bu görevi devraldı.
Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 arkadaşım ki bunlardan 120 tanesi benim yanımda şehit oldu; ayrıca 2147 arkadaşım da yaralandı. Bunların dışında Türk birliklerinden 234 silah arkadaşım tutsak düşerken, 175 silah arkadaşımdan ise hiç haber alınamadı. Bütün bunlara rağmen üstün başarı göstererek tüm dünyanın takdirini topladık. Türkiye, bu savaşın ardından NATO’ya alındı.(18 Şubat 1952)

İHTİŞAMLI ÇÖKÜŞ ( Haber ve Fotoğraflar: İsmail GÜL)


İHTİŞAMLI ÇÖKÜŞ Beşiktaş vapuru, iskeleye yanaştıkça inmek için sabırsızlanan insanları tüm ihtişamıyla karşılar Dolmabahçe. Osmanlı Sultanları’na ve Ulu Önder’e kadar büyük zatlara ev sahipliği yapmış sarayın dışarıdan görünüşü inanılmaz derecede etkileyici. Sultan Abdülmecit tarafından inşa ettirilen saray 12 yılda bitirilmiştir(1843-1855). Bu dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemi yıllarına denk gelir. Batılı tarzda yapılan sarayın iç mimarisinde tonlarca altın tozu, değerli taşlar ve kristaller kullanılmış. Sarayın yapımındaki maliyet dönemin birimiyle 5 milyon altındı. Harem ve Selamlık olarak 2 bölümden oluşan sarayda yüzlerce insan çalışmaktaydı ve sarayın yıllık gideri tam 2 milyon İngiliz sterliniydi. İçeri girmek için saatlerce beklememiz gerekti çünkü hafta sonu olması nedeniyle ziyaretçi akını vardı. Özellikle yabancı turistler, giriş bölümündeki Türk askerinin kıpırdamadan dakikalarca nöbet tutuşunu fotoğraf makineleriyle ölümsüzleştiriyorlardı. Kuyruktaki uzun bekleyiş sonrası içeri girdiğimde saklı bir hazine odasına düştüğümü sandım. Her şey o kadar gösterişliydi ki insan bunların karşısında ufaldığı hissine kapılıyor. Kristal vazolar, avizeler, tablolar ve birçok değerli eşya, sultanlara ve Ulu Önder’e hizmet vermiş olmanın kasvetiyle duruyor. Gerileme devrini de tamamlayan Osmanlı, artık gözle görülür bir çöküşün içindedir. Tebaasında bulunan milliyetler peşi sıra bağımsızlıklarını ilan ediyor, yolsuzluklar, keyfi yönetimler gün geçtikçe Osmanlı’yı eritiyordu. Bu durumda olan bir yönetim, bu ihtişamlı sarayı yapma gereği duymuştur. Artık fiili savaşı kaldıramayan ülke,psikolojik yöntemlere baş vurmuştur. Dolmabahçe Sarayı bu psikolojik savaşın eseridir. Sürekli İstanbul’a gelen elçiler, diplomatlar, ve konuklar burada ağırlanıyordu. Çünkü; sarayın bu ihtişamı karşısında “ Osmanlı hala ayakta ve gücünden bir şey kaybetmemiş.” düşüncesi aşılanmak isteniyordu. Saray hakkında tercümanı Rasim Bey ile konuşurken, duyunca çok şaşırdığım pek bilinmeyen ayrıntıları öğrendim. Sarayın simetrik olarak tasarlandığı ve bu yüzden her nesneden 2 veya 4 adet olduğunu ayrıca bu nesneler birbirlerini görecek şekilde konulduğunu söyledi. Sultan, av için her hangi bir sebeple dışarı çıkamazsa, askerlerin canlı bir hayvan yakaladığını ve sultanın avlanması için saray içinde saldıklarını öğrenince ne kadar keyiflerine düşkün oldukları ortaya çıkıyor. Her zaman üstünde çok konuşulan cariyeler ve sultanların haremi hakkında duyduklarım gerçekten bugüne kadar duyduklarımın tam tersiydi. Çeşitli ülkelerden seçilip getirilen cariyeler, sarayda beraber yaşıyorlardı. Sultan, günlük yaşamda espri konusu olan şekilde hepsiyle beraber olmuyordu. Haremdeki görevli kadınlar tarafından beğenilen ve şehzade doğurmaya layık görülen cariyeler sultanla yaşıyorlardı. Diğerlerinin ise bodrum gibi bir yerde, kötü şartlardan dolayı ince hastalıktan ölenlerin olduğunu öğrenmek gerçekten şaşırtıcıydı.Bu da toplum içinde var olan birçok kanının aslında gerçekten uzak, dedikodu mahiyetinde olduğunu gösteriyor. Sarayda bu şaşırtıcı ayrıntılar yaşanırken çöküş tüm hızıyla devam ediyordu. Kendini savunamayacak kadar zayıf düşen yüzyıllık büyük imparatorluk, tüm ihtişamıyla tarih sahnesinden yavaş yavaş ayrılıyordu. Son dönemlerinde prestij savaşı veren Osmanlı, arkasında bu eşsiz güzellikleri ve tarih kitaplarını dolduran zengin bir tarih bıraktı.

Forum Mersin (Haber ve fotoğraflar: Oktay ILKIM)


Alışveriş ve Yaşam Merkezi Forum Mersin Temelinin 4 Mayıs 2006 da atıldığı Forum Mersin, 29 Ekim 2007 de görkemli bir açılışla Doğu Akdeniz bölgesinin en büyük alışveriş ve yaşam merkezi olarak mersinlilere hizmet vermeye başladı. Alışveriş merkezinin şehrin her yerinden yaklaşık 20 dakika uzaklıkta aynı zamanda en işlek çevre yolu üzerinde yer alması ulaşım problemini ortadan kaldırmaktadır. Şehrin göbeğinde yaklaşık 70 bin metrekarelik bir alan üzerine 3 katlı, kafe ve restorant bulunan ve ayrıca kapalı otopark hizmeti sunan bir alışveriş ve yaşam merkezidir. Forum Mersin Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü Murat Telli, “ Forum alışveriş merkezinin Mersin’i seçmesindeki en önemli nedeni kompleksin, Suriye ve Ortadoğu’ya yakınlık ve bunun yanında Mersin’de ciddi bir ekonomik büyümenin olmasıdır” şeklinde açıklıyor. Bunun yanında Mersin halkının ihtiyaçlarını karşılayacak kapsamlı bir alışveriş merkezinin eksikliğini vurgulayan Telli, Forum Mersin’in açılışı ile bu eksikliğin giderildiği görüşünde. Telli, “ Forum kompleksi diğer alışveriş merkezlerinden farklıdır. İçinde yaşanılan şehrin değer yargılarına ve şehir konumuna uyum sağlamaktadır. Tabi ki şu an istenilenler kompleksin inşaat halinde olduğundan tam anlamıyla gerçekleştirilememiştir” dedi. Forum geldi çarşı bitti yaklaşımını değerlendiren Telli, halk arasında çarşı alışverişi bakımından kötü bir izlenim uyandırıldığını belirtti. Ancak Telliye göre Forum sayesinde Mersine 150 milyon Euro’ luk yatırım göz ardı edilmemelidir. Yapılan yatırımın özellikle inşaat sektörünün % 80 oranında gereksinimleri Mersin’den tedarik edilerek yörenin kalkınması önemsenmiştir. Forum Alışveriş Merkezinin 7500 kişiye iş olanağı sağlamasının hiç de küçümsenmemesi gerektiğini vurgulayan Telli, kompleksin sorumluluklarını tamamladığı anda var olandan daha kapsamlı etkinlikler yapacağını belirtti. En ünlü Markalar burada Forum Mersin şu an yapım aşamasında olan mağazalarla beraber 196 mağazaya sahiptir. Türkiye’nin birçok yerinde olmayan dünyaca ünlü markalar Forum’da Mersinlilerin hizmetine sunulmuştur. Telli’ye göre “bu komplekste arayıp da bulanamayacak bir şey yok”. Ayrıca komplekste yapım aşamasında olan 9 sinema salonu da bulunmaktadır. Telli, “ Mersinliler Forumu sahiplendi. Çünkü insanlar uzun bir süredir görmek istedikleri markalara kavuştu. Bunun yanında sosyal yaşamda ciddi bir boşluğun olduğundan şikayet edilirdi. Artık Mersinliler boş zamanlarını keyifli bir şekilde geçirebilecekleri bir ortama sahipler” dedi. Ayrıca Telli, stratejik konumun da dikkate alındığını söyledi. Bu kapsamda Suriye’deki acenteler ile görüşmeler yapılarak yaz turizminde artış sağlamak istenmiştir. Forum Mersin’in mimari projesi Hollandalı T+T Design ve İspanyol Chapman Taylor firmaları tarafından geliştirilmiştir. Bu proje Türkiye’ den MM Project tarafından 18 aydan kısa bir süre içerisinde hayata geçirildi. Akdeniz mimarisi göz önünde bulundurulup inşaat çalışmaları bu yönde ilerlemiştir. Öncelikle halkın cadde alışverişine alışkın olup bu kültürü benimsemesi şirketi halk talebinde bir mimariye yönlendirmiştir. Üç katlı olan Forum Mersin karşılıklı mağazalar ve bir cadde üzerinde küçük havuzların yanında oturma banklarıyla tam bir cadde alışverişini hizmete sunmayı amaçlamıştır. Komplekste, iklim koşulları göz önünde bulundurulup kapalı ve açık alanlar mevsimsel şartlara göre dizayn edilmiştir. Bölge kültürü göz önünde bulundurulup yeni dizaynlar derlenerek farklı bir yapıt yapılmak istenilmiştir.

Gurbet Sürgünleri

Haber: Aytekin ÇOLAK Endüstriyel Futbolun Modern Diktatörleri


Hitler, Mussoloni ve diğerleri… Hepsi de iktidarlarını futbol sayesinde daha da pekiştirdiler. Yaptırdıkları dev stadyumlarla halklarını uyuttular. Böylece vatandaşları onların yaptıkları yanlışlara ses çıkartmayacaktı. Bunu da futbolla başardılar.

Futbolun bugün siyasetle, medyayla, hukukla, mafyayla çeşitli ilişkilerinin olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. İspanya’da Diktatör Franco ve Portekiz’de Salazar halklarını yıllarca “3F” ile uyutmuşlardı. Bu “F”lerden ikisi futbol ve fiesta’dır. Diğeri ise futboldan başkası değil. Kimin aklına gelirdi ki bu masum oyun saflığını, sadeliğini iyice yitirip bu hale gelecek diye. Ancak kimsenin düşünemediği bu durum başımıza geldi. Kapitalin etkisiyle ve bilerek ya da bilmeyerek onun ekmeğine yağ süren medyanın yardımıyla bu oyun masumiyetini kaybetti. Bugün futbol deyince spordan ve oynanan oyundan çok şike, bahis ve teşvik primi iddialarının konuşulduğu 500 milyar dolarlık dev bir rant kapısı akla geliyor. Böyle dev bir pazara sahip olan futbolun değişik çıkar gruplarıyla ilişkiye girmesi de son derece doğaldı. Zaten öyle de oldu. Futbolun çekiciliğinden, rantından yararlanmak isteyen çıkar gruplarının başında ülkeleri yöneten faşist diktatörler ve otoriter yöneticiler geliyor. Madalya avcısı ve imajına düşkün biri olarak bilinen Duçe Mussoloni bu yöneticilerden biridir. Dünya savaşlarından vakit buldukça futbolla ilgilenen Duçe, iki dünya savaşı kaybetmesine rağmen ulusal takımıyla iki dünya kupası kazanmasını bildi. (1934 ve 1938 Dünya kupaları ) 1934 Dünya Kupası İtalya’da oynanıyordu ve Duçe her fırsatta bu organizasyonu kendi politiklarına ve çıkarlarına alet etmeye çalışmıştı. İtalya’da her duvarda, her direkte ve mümkün olan her yerde Duçe’nin posterleri asılıydı. İtalya’nın şampiyonluğu için her şeyi göze alan Duçe şampiyonluk uğruna ulusal takımın hocası Pozzo tarafından terslenmeyi bile göze almıştı.. Avrupa’da diktatörler dönemi yaşanırken ve Dünya soğuk savaşın içindeyken Mussoloni ulusal takımla 1938 Dünya Kupası’nı kazanmayı yine bildi. İtalya milli takımının hocası Vittorio Pozzo final maçından sonra protokol tribünü önünde Duçe’ye olan saygısını ona Roma selamı vererek gösteriyordu.

Futbol Endüstrisi İyice Genişliyor
Alman diktatör Adolf Hitler Norveç karşısında ulusal takımın aldığı 2-0’lık yenilgiden sonra bir daha maç izleyemedi. 1938 Dünya Kupası öncesinde Avusturya’yı işgal eden Hitler, kupanın bir takım eksikle oynanmasına neden olmuştu. Futbol konusunda Duçe kadar iddialı olan Hitler “ne yazık ki” Mussoloni kadar başarılı olamamıştı. Çünkü Almanya milli takımı 1938 Dünya Kupası’nda finale kalamamış ve 1938’deki kupada da yine istediği başarıyı yakalayamamıştı. Hitler, Mussoloni gibi futbolun ülke imajının geniş kitlelere ulaşabilmesi açısından önemini fazlasıyla biliyordu. 1938 yılında oynanan maçtan önce şeref tribünü önünde İngiliz milli takımı oyuncularından Nazi selamı vermelerini bile istemişti. Norveç yenilgisi sonrası futboldan uzaklaşan Hitler futbolcuları o dönemlerde patlak veren savaştan korumak için maç fikstürlerini ertelettirmemişti.

Hitler, Mussoloni ve Franco gibi “eli kırbaçlı” diktatörlerin yanında bir de “cepleri para “dolu yöneticiler var.Dünya’daki hemen her sektörde olduğu gibi futbol sektöründe de alt yapıyı, statları, güvenliği kısacası her şeyi devlet hazırladı. Modern devletlerin kurulmasıyla birlikte diktatörler ve onların futbola olan etkileri bitti. Ancak bunların yerine de “modern futbol diktatörleri” geldi.1990’lı yıllardan itibaren SSCB’nin çözülmeye başlamasıyla birlikte egolarını tatmin etmek isteyen petrol milyarderleri ortaya çıktı. Bu para babalarının çok büyük kısmı futbol sektörüne yöneldiler. Dünyanın dev takımlarına göz diken bu oligarşik zenginler amaçlarına ulaşmak için milyon dolarlar harcamaktan çekinmediler. Bu sermayedarlar içinden belki de en önemlisi Chelsea takımının sahibi Rus Roman Abramovich’tir. Chelsea takımını 2003 yılında 140 milyon pounda satın alan Abramovich geçtiğimiz 3 sezon boyunca kulübe 740 milyon dolar civarında kaynak aktardı. 2014 yılında dünyanın en büyüğü olmayı amaçlayan İngiliz devi bunun için de ticari yatırımlara iyice ağırlık verdi. M.Ballack, A.Shevchenko gibi yıldızları kadrosuna katmayı başaran Mavi-Beyazlı kulüp 1950’den sonra ilk ez şampiyon olmayı başardı.

Dünyanın en zengin 10 insanından biri olan Abramovich’in Chelsea dışında CSKA Moskova, Porto, Sporting Lizbon, Benfica, Corinthias gibi kulüplere de kaynak aktardığı biliniyor. Rus başkanın 3 yılda harcamış olduğu 740 milyon dolar bugüne kadar tüm dünyada futbol için harcanan en büyük rakamdır.

Paralar Futbola Akıyor

Avrupa’da uluslar arası alanda en çok kupa kazanan takım olan AC Milan, eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin takımıdır. Kulübe direk müdahele eden bir yapıya sahip olan Başkan Berlusconi medya ve finans dünyasında kazandığı paraları futbol sektörüne harcayarak popülerliğini ve tanınmışlığını artırdı. Mal varlığı 10 milyar Euro civarında olan ve çapkınlıklarıyla tanınan Başkan başarı için paralarını gözünü kırpmadan harcıyor. Başbakan olduğu dönemlerde Milan’ın adı sadece futboldaki başarılarıyla anılmıyordu.Son birkaç sezondur patlak veren şike skandallarına adı karışan takımlardan biri olan Milan’ın geçen sezon bir alt lige düşürülmesi bekleniyordu; ancak beklenen olmadı ve Milan’ın lige eksi puan ile başlamasına karar verildi. Cezanın bu kadar hafif olmasında geçen seneye kadar İtalya Başbakanı olan Başkan Berlusconi’nin payı var mıdır bilinmez; ama bilinen bir gerçek var o da bu işten en zararlı çıkanın bir alt lige düşürülen Juventus olduğudur.


Evet bugün Avrupa futbolu oligarşik zenginler yüzünden zor günler yaşıyor. Her gün dev bir takım sermayedarların eline geçiyor. Abramovich, Berlusconi gibi zenginler çuval dolusu dolarlar ödeyip istedikleri oyuncuları anında “satın alabiliyor”lar. Belli bir bütçeyle geçinen takımlar ise bu transferlere karşılık vermekte zorlanıyorlar. Avrupa ve dünya futbolunun patronu olan UEFA ve FIFA ise nedense bir türlü çözüm bulamıyor. Anlaşılan o ki çok kısa bir süre içinde futbol da tekelleşmenin esiri olacak.


29 Mayıs 2008 Perşembe

YERLİ BİLGİSAYARLAR YERİNDE DURMUYOR
Haber : selçuk SAĞLAM

Günümüzde bilgisayarın her alanda kullanılması bilgisayarı artık lüks olmaktan çıkartıp ihtiyaç haline getirdi. Bunun neticesinde satışlar bugün itibariyle iki milyon seviyelerine kadar yükseldi. Bu rakamın yaklaşık yarısı toplama bilgisayardan oluşmakla birlikte geriye kalan kısmı ise global satıcılarla yerli üreticiler arasındapaylaşılmaktadır.Escort,Casper,Vestel, Aidata, Beko, Arçelik,
Exper gibi markalar başta olmak üzere bilgisayar pazarındaki yerli üreticiler satışlarını her geçen gün artırmaktadır. Bu satış grafiği firmaların marka değerini hızla yükseltiyor. Yerli markaların sekiz yıl gibi kısa bir geçmişi, onların en büyük dez avantajı. Yapılan araştırmalara göre ülkemizin bilgisayar pazarındaki en yüksek satışlarına sahip firmaları Toshiba, Asus, Hp, Casper ve Vestel olarak öne çıkıyor. Bu sıralamada iki yerli üreticinin bulunması oldukça sevindirici.

Neden tercih ediliyorlar :

Yerli üreticilerin tercih edilme nedenleri ,teknolojik gelişmeleri uluslararası markalara göre daha hızlı ve değişken bir biçimde sunabilmeleri, aynı zamanda ülke genelinde servis ağlarının geniş olmasıdır. Yerli ürünlerdekiyedek parça fiyatları global ürünlere
göre daha avantajlı. Yerli markalar ülkemizde yaşanan ekonomik değişkenliklere göre stratejik bir çalışma yaparak, ihtiyaça göre çözüm üretmeye başlamışlardır. Bu çalışmalar üreticilerin kar paylarının yükselmesini sağlamıştır.
Uygun fiyat ve özgürce parça seçme kolaylığı insanları yıllarca toplama bilgisayara yönlendirmişti. Fakat son yıllarda bu tutum
değişmeye başladı. Bunun nedenlerini toplama bilgisayarların sık arıza vermesi, parçalar arası uyumsuzluk sorunu, arıza
durumunda hizmet sorunu, güven vermemesi, lisanssız oluşları olarak sayabiliriz. Casper ve Exper Türkiyede yerli PC deyince ilk akla gelenlerden. Vestel, Beko, Arçelik ise daha önce bilindikleri halde kısa zamanda bilgisayar piyasasında pay sahibi olan başarılı şirketlerden. Türk PC piyasasının en eskilerinden 1989 yılından bu yana pazarda olan Aidata, son yıllarda önemli çıkış yakaladı. Ama dizüstünde aynı çıkışı yakalayamadı. Casper ve exper gibi iç pazar rakipleri Aidata ‘yı geride bırakmış durumda. Fakat dağıtım kanalında aidata rakiplerini sollamış görünüyor.


Pc alırken önümüze çıkan yerli yabancı ayrımında bir kere daha düşünmek gerekiyor

Türk malı ürünler ülkemizi yurtdışında da temsil etme gücüne sahip olduklarından, markalar arası rekabeti ve ülkemizde fiyatların düşmesini, hizmetin kalitelileşmesini sağlamaktadırlar. İthal edilen ürünlerle yerli ürünler arasındaki fiyat farkı açıkça gözlenmekte. İthal ürünlerin gümrükten geçerken vergiye tabi tutulması fiyatının neredeyse ikiye katlanmasına neden oluyor. Örneğin; yurtdışından ithal edilen Toshiba’ nın bir diz üstü ürününün fiyatı yaklaşık 2000 YTL. Aynı özelliklerdeki bir diz üstü Casper’a 1600 YTL ‘ye sahip olabilirsiniz. Fiyat çekiciliğinin yanında, yaygın servis ağı ve garanti güvencesi vermesi sizi ister istemez yerli üreticiye yönlendiriyor. Fakat pahalı olan her zaman iyi olandır mantığı ile hareket ederseniz bir Toshiba ürününü tercih edersiniz. Dünya piyasalarına baktığımızda yerli ve yabancı üreticiler arasındaki rekabet ülkeden ülkeye fark göstermekte. Son yıllarda yerel markalar global markaları sollamış durumda. Örneğin ispanyada yerli üreticiler diz üstü piyasasında lokal bir marka olarak önemli bir güç merkezi olmuşlardır. Yerel üreticilerin ortak sorunu markalaşma olarak ön plana çıkıyor. Marka firmaların herşeyidir. Bu nedenle firmaların markalaşma yönumdeki atılımları en zor zamanlarında bile durmamalıdır. Türk malı üreticileri marka global marka olmak istiyorlarsa ürünlerine sahip çıkmalı servis hizmetlerini vaktinde yapmalı. Yerli ürünlerle yabancı ürünler arasındaki fiyat farkının %15’e kadar düşmesi, markalaşma yönünde aşama kaydettiğimizi gösteriyor. Artık bilinçlenen müşteriler yazılınlarda ve proğranlarda bile yerli üretimleri kullanıyor, bazı devlet kademelerinde Windows yerine yerli üretim ‘PARDUS’ kullanılmaya başlandı bile .

DİZ ÜSTÜNDE PAHALI OLAN EN İYİ OLAN MIDIR ?
Teknolojiyi yakından takip edenler ve mobil olmak zorunda kalanlar için laptop seçenekleri çoğalmakta. Sürekli yeni modellerin çıktığı ve eskilerin pabucunun dama atıldığı şu günlerde eski modellerin fiyatları oldukça düştü. Fiyatları 699 ile 800 dolar arasında değişen dizüstüler ilgisi olan ama fiyatları yüksek bulan kullanıcılar için oldukça cazip. Özellikle bu günlerde büyük alışveriş merkezlerinde kampanya fiyatı adı altında eski modeler eritilmeye başlandı. İşte pahalı - ucuz laptop ayırımı burada başlıyor. Bu durum karşısında çelişkiye düşen alıcılar ise halk arasındaki ‘iyi olan pahalı olandır ‘ mantığı ile hareket ediyor. Bazı alıcılar ise uygun fiyatları görünce hemen modeline markasına bakmadan bir dizüstü sahibi oluyor. Alıcı için en iyi olan ihtiyacı olandır. Profesyonel işler için kullanmayacaksak ‘ucuz ‘ diye nitelendirdiğimiz ürünler bir öğrenci için oldukça ideal. Bu ürünleri aldığımız da kendinizi oldukça şanslı hissedeceksiniz çünkü 1000 dolar ve üzeri seçeneklerde bulunan bir çok özellik bu ilk modellerdede mevcut.Örneğin neredeyse tamamında kablosuz ağ, kablolu internet,modem,ethernet standart bir şekilde var. Parlak ekran ve hafıza seçenekleri neredeyse fiyatları yüksek modellerle aynı. Tabi bu bilgisayarlarında eksileri bulunmakta. İşlemcileri ve ekran kartları başta olmak üzere kullanılan parçalar düşük performanslı .Birçoğunda genellikle anakart ile birlikte çalışan entegre kartlar bulunuyor. Bu nedenle istediğimiz oyunları oynayamayabilir veya autoCAD gibi ağır yüklü grafik seçeneklerini göremeyebiliriz.
Bunun yanında bu bilgisayarları ucuz diye hafifte olmasını beklemeyin oldukça ağır modellerdir. Ağırlıkları 2.5 kg nin üstündedir.

SIK GÖRÜLEN BASİT HASTALIKLARA ŞİFALI ÇÖZÜMLER


Haber ve Fotoğraflar: Abdulgaffur Kılıç



Doktora gitmeden şifalı bitkiler ile tedavi imkanı. Basit hastalıklar için doğal çözümler, üstelik hiç bir yan etkisi yok

En ufak baş ağrısı, uykusuzluk, sürekli çatlayan dudaklar, horlama gibi durumlarda hemen doktoragitmek lazım? Sık görülen bu rahatsızlıklar için uygulayacağınız basit tedavi yöntemleri ile eski sağlığınıza kavuşabilirsiniz. Evet, özellikle bu soğuk kış günlerinde çokça tüketilmeye başlanan şifalı bitki çayları alternatif bir tedavi imkânı sunuyor. Aslında şifalı bitkiler asırlardır araştırılan ve üzerinde kitaplar yazılan bir konu, hatta ünlü Türk tıp bilgini İbni Sina’nın bu konuda yazmış olduğu kitabı bugün dahi en çok satılan kitaplar arasında bulunuyor. İbni Sina’nın ‘Şifalı Bitkiler ve Emrazisimli bu kitabı Al Kanun Fittıb isimli 4 ciltlik eserinden tercüme edilerek oluşturulmuştur. Bu kitapta bulunan ilaçlar, asırlarca tedavi maksadı ile kullanılmış ve Avrupa dillerine tercüme edilip üniversitelerinde dahi okutulmuştur.
Ülkemizde bu bitkilerin bolca bulunması bu alanda yapılan çalışmalarında fazla olmasına neden olmuştur. Halk arasında da basit hastalıklar için doktora gitmek yerine bu doğal yöntemler kullanılıyor. Fakat dikkat edilmesi gereken bir konu da: Hastalıkların tedavisi yalnızca uzman doktorlar tarafından gerçekleştirilmelidir. Önemli hastalıkların tıbbi tedavisi, doktorunuzun ve eczacınızın onayı ile şifalı bitkilerle de desteklenebilir.
Sağlığımızı doğal yolardan korumak için başvuracağımız temel yöntemler: iyi beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, stresi kontrol altına almak vb. bunların dışında aromaterapi (bitki, kök, sap, yaprak, tohum ve çiçeklerde kendine özgü bir takım yağlar) çiçek özleri bitkisel ilaçlar, masaj, natura pati (sıcak ve soğuk banyo suyun şifa sağlama gücü) gibi daha birçok yöntem vardır. İnsanımız çoğu zaman doktora gidecek kadar rahatsızlığını önemsemez; ama bir an önce de eski sağlığına kavuşmak ister. Basit bir hastalık gibi görünen bu durumlarda aklımıza hemen doğal tedavi yöntemleri gelir. Bu kez de hangi rahatsızlığa ne tür tedaviler uygulayacağınızı bilemeyiz. İşte tam bu sırada doğal tedavi yöntemleri devreye giriyor. İşte en sık karşılaşılan hastalıklar ve doğal tedavi yöntemleri:
Depresyon:
Stresli olaylar, çözümlenemeyen sorunlar ve geçimsizlik depresyonu tetikler. Bir insan eğer yakınları ile ilişki kurmakta zorlanıyor, uykusuzluk problemi çekiyor, unutkanlık, konsantrasyon zayıflığı oluyor ve iştahsız ise ır bir depresyon geçirdiği söylenebilir. Bu durumda kişi en başta endişe ve üzüntülerini güvendiği biriyle paylaşırsa rahatlayabilir. Bitkisel ilaçlardan bir çorba kaşığı tatlı badem veya üzüm çekirdeği yağına ikişer damla lavanta veya ıtır çiçeği ile bir damla rumi papatya yağı karıştırılıp bir arkadaşınızdan size masaj yapmasını isteyebilirsiniz. Ayrıca avokadonun da depresyona iyi geldiği biliniyor.
Baş ağrısı:
Baş ağrısının; stres, vücudun susuz kalması, kasların, damarların ve sinirlerin yetersiz beslenmesi, sinüzit, bazı ilaçlar, göz yorgunluğu, kireçlenme, beyin tümörü, menenjit ve yüksek tansiyon gibi sebepleri olabilir. Bu ağrıya erkeç sakalı ile çarkıfelek, biberiye veya kesterenin karışımından çay yapıp içebilirsiniz. Ağrı soğuk algınlığından kaynaklanıyorsa okaliptüs veya nane yağı kullanılabilir.
Baş dönmesi:
Uzun süre yemek yemek gibi diyabetin kontrol edilmediği durumlarda kan şekeri seviyesi düşer ve baş dönmesi olur. Bu durumlarda ayaklarınızı yukarı kaldırmak tam tahıllı ekmekle hazırlanmış sandavic gibi şeyler yenmesi iyi gelir.
Hazımsızlık:
Hazımsızlık; yemek yedikten sonra ortaya çıkan şişkinlik sancı ve rahatsızlık hissi gibi durumları kapsar. Hızlı yemek yemek , fazla yemek, yağlı bir yemekten sonra meyve yemek, gaz sorunları, şişkinlik ve sindirim problemleri oluşturabilir. Bu gibi durumlarda dahili olarak bir bardak ılık suya 4-5 damla kakule yağı damlatılarak içilebilir.
Sırt ağrısı:
Stres kötü duruşlar, egzersiz yapmamak bir şeyi doğru şekilde kaldırmamak ya da taşımamak uzun süre aynı pozisyonda oturmak ve aşırı kilo sırt ağrısı yapabilir. Sır ağrısından kurtulmak için otururken sırtınızı dik tutun ve sürekli pozisyon değiştirin. Yerden ır bir eşya alacağınızda dizlerinizi bükerek alın. Ağrılı bölgeyi gliserin ve acı kırmızıbiber tentürü ile ovun.
Horlama:
Uykurasında boğazdaki kaslar gevşer ve bazı kişilerde solunum yolunun çökmesine sebep olur. Sigara içenler, erkekler, orta yaş üzeri insanlar, aşırı kilolular ve alkol alanlar daha çok horlar. Horlamayı önlemek için fazla kilolarınızı vermeniz, sigara içmemeniz, aynı saatte uyumanız gerekir. Soğuk algınlığına bağlı bir horlama ise yatmadan önce soğuk suya bir damla nane yağı damlatıp gargara yapmanız gerekir.
Çatlak dudaklar:
Olumsuz hava koşulları dudakların çatlamasına, kabuk bağlamasına ve acımasına sebep olur. Bu gibi durumlarda dudaklarınızı bolca vazelinle ovuşturun veya zeytinyağı sürerek de çatlayan dudaklarınızı rahatlatabilir ve yumuşatabilirsiniz.
Hafıza:
Hafif konsantrasyon problemleri ve unutkanlık için biberiye yağı koklaya bilirsiniz. Bu bitkinin hafızayı ve konsantrasyonu iyileştirici ve geliştirici özelliği yüzyıllar öncesinden biliniyor.
Soğuk algınlığı:
Zencefil çayının içindeki virüs öldürücü maddeler enfeksiyonu önler, ağrıyı ve ateşi düşürür, öksürüğü bastırır. Hafif sakinleştirici özelliğiyle dinlenmenizi sağlar. Zencefil çayı yapmak için taze zencefil kökü dilimlenir, alüminyum olmayan kapta iki bardak su eklenir, kabın ağzı kapatılıp 20 dakika kaynatılır.